| Bu şartlanma içinde büyür ve
tüm hayatını bu bakış açısı üzerine kurar. Ancak modern bilimin
ulaştığı sonuçlar, sanıldığından çok farklı ve çok önemli
bir gerçeği ortaya çıkarmıştır.
Allah'ın yaratışındaki en önemli gerçeklerden
biri olan bu ilim, insanın hem kendisine, hem çevresine, hem
hayata, hem de olaylara bakışını tamamen değiştirecek niteliktedir:
Bu gerçek, maddenin, evrenin ve içindeki herşeyin bir hayal,
bir "algılar bütünü" olduğudur.
Bu, olağanüstü, hayret verici gerçeği anlamak
için ilk olarak madde sandığımız varlıkları bize tanıtan duyularımızın
ve beynimizin nasıl işlediğini hatırlamak yardımcı olacaktır.
Dünya Hayatı, Duyularımızla Elde Ettiğimiz
Algılardan Oluşur:
Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın
tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptir. Dışarıda
var olduğunu düşündüğümüz nesnelerden gelen etkiler (ses,
koku, tad, görüntü, sertlik vs.), sinirlerimiz vasıtasıyla
beyindeki duyu merkezlerine aktarılırlar. Beyne ulaşan söz
konusu etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir.
Örneğin görme işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan gelen
ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki retinaya
ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine
dönüştürülürler. Bu sinyaller, sinirler vasıtasıyla beynin
görme merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük
görme merkezinde rengarenk, pırıl pırıl, eni, boyu, derinliği
olan bir dünya algılarız.
Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir.
Tadlar dilimizdeki bazı hücreler tarafından, kokular burun
epitelyumundaki hücreler tarafından, dokunmaya ait hisler
(sertlik, yumuşaklık vs.) deri altına yerleştirilmiş özel
algılayıcılar ve sesler de kulaktaki özel bir mekanizma tarafından
elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyindeki ilgili merkezlere
gönderilir ve o merkezlerde algılanırlar.
Konuyu daha netleştirmek için şöyle örneklendirebiliriz:
Şu an bir bardak çay içtiğinizi düşünelim. Elinizde tuttuğunuz
bardağın sertliği ve sıcaklığı deri altındaki özel algılayıcılar
tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir.
Aynı zamanda çaya ait keskin koku, onu yudumladığınız anda
hissettiğiniz şekerli tad ve bardağa baktığınızda gördüğünüz
kahverengi renk de ilgili duyularınız tarafından birer elektrik
akımı olarak beyne ulaştırılır. Hemen arkasından masaya koyarken
bardağın cama çarpmasıyla çıkan ses de kulağınız tarafından
algılanıp beyne elektrik sinyali olarak gönderilir. Ve bu
algıların tümü beyindeki birbirinden farklı ama birbiriyle
ortak çalışan duyu merkezleri tarafından yorumlanır. Siz de
bu yorumun bir sonucu olarak bir bardak çay içtiğinizi düşünürsünüz.
Yani aslında herşey beyindeki duyu merkezlerinde olup bitmektedir
ama siz tüm bu algılarınızın somut bir varlığı olduğunu zannedersiniz.
Oysa bu noktada yanılırsınız çünkü beyninizde algıladığınız
hislerin kafatasınızın dışında bir varlığı olduğunu düşünmek
için hiçbir deliliniz yoktur. Eğer beyninize giden görme sinirlerini
kesseniz, bir anda görüntü yok olur. Aynı şekilde işitme sinirlerinde
bir problem olsa, dışarıda var olduğunu zannettiğiniz ses
de bir anda kesilir.
Buraya kadar anlatılanlar bugün bilim tarafından
kesin olarak ispatlanmış, APAÇIK gerçeklerdir. Hangi bilimadamına
sorsanız bu sistemlerin işleyişini, içinde yaşadığınız dünyanın
aslında beyninizde algılanan bir hisler bütünü olduğunu sizlere
anlatabilir. Örneğin İngiliz fizikçi John Gribbin beynin yaptığı
yorumlarla ilgili olarak şöyle demektedir:
....Duyularımız ise, dış dünyadan gelen uyarıların
beynimizdeki bir yorumu niteliğindedir, sanki bahçede bir
ağaç varmış gibi... Fakat beynim; duyularımın süzgecinden
geçen uyarıları algılar. Ağaç sadece bir uyarıdır. O halde
hangisi gerçektir? Duyularımın ortaya çıkardığı ağaç mı, yoksa
bahçedeki ağaç mı? (Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, sf.194)
Ancak bilimsel anlatımların dışında, maddenin
dışarıdaki haliyle muhatap olmadığınızı anlamak için çok kolay
bir metod deneyebilirsiniz. Bu derginin sayfasına bakarken
bir yandan da bir elinizle gözünüz tek gözünüzü alt tarafından
hafifçe kaşıyın. Kaşırken eliniz ileri geri gittikçe, bu dergi
sayfasının da aynı şekilde ileri geri gittiğini göreceksiniz.
Şimdi düşünün, eğer bu dergi sayfası masanın üzerinde, sizin
durduğunuz zannettiğiniz yerde mi? Yoksa kaşımanın etkisi
ile görüntüsü yukarı aşağı oynayan, beyninizdeki bir görüntüden
mi ibaret. İşte tek başına bu örnek dahi burada anlattığımız
gerçeği kavramanız için bir başlangıç olabilir.
Kapkaranlık Bir Mekanda Üç Boyutlu,
Derinlikli, Rengarenk Bir Görüntü
Buraya kadar anlattıklarımız üzerinde düşündüğümüzde, son
derece şaşırtıcı ve düşündürücü bir gerçek karşımıza çıkar:
Bilindiği gibi beynimiz kafatasımızın içinde korunur ve kafatası
ışığı içeri geçirmez. Yani kafatasımızın içi zifiri karanlıktır.
Ama biz bu zifiri karanlıkta masmavi denizleri, yemyeşil ağaçları,
rengarenk çiçekleri, güneşin pırıltılarını ve renklerin her
tonunu görebiliriz. Bu, son derece ilginçtir ve üzerinde düşünülmesi
gerekir. Çünkü eğer biz varlıkların bizim dışımızdaki hallerini
görüyor olsaydık, bu dışarıdaki görüntünün ışıltısını, renklerini,
pırıltısını asla göremezdik. Çünkü bu pırıltılar ve ışıklar
kafatasımıza takılacak ve beynimizeki görme merkezine asla
ulaşamayacaktı. Öyle ise biz bu pırıltıları, ayın ve güneşin
ışığını, salonumuzdaki avizenin parlaklığını nasıl görebiliyoruz?
Işığın asla ulaşamadığı beyinde ışıklı görüntüler nasıl oluşuyor?
Bu yazının devamında bu sorunun cevabını alacağız.
Bu gerçeklerin ardından ulaştığımız sonuçlardan
biri ise şudur: İnsan hiçbir zaman kafatasının dışındaki dünyayı
bilemez. İnsanın tek yapabildiği beynin elektrik sinyalleri
olarak ulaşan etkileri seyretmektir.
Uzaklık Hissi Yanıltıcıdır
Bunları okurken, karşınızda duran masa veya elinizde
tuttuğunuz bu dergi ile aranızdaki uzaklık hissi sizi yanıltabilir.
"Herşey beynimdeki küçücük bir noktaya nasıl sığıyor? Güneş,
ben ve deniz nasıl aynı noktada bulunabiliyoruz?" diye düşünebilirsiniz.
Aslında uzaklık da beyinde meydana gelen bir boşluk hissinin
algılanmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla insanın
kendisinden çok uzakta zannettiği herşey aslında beynindeki
küçücük bir noktada oluşmaktadır. Yani iki boyutlu bir noktada
muhteşem bir üç boyutluluk, derinlik algısı vardır. Örneğin
uçsuz bucaksız gökyüzü, alabildiğine uzanan deniz, caddenin
karşısındaki gökdelen, trafikteki arabalar ve diğerleri.
Bunu daha anlaşılır kılmak için şöyle bir örnek
verebiliriz. Evinizde izlediğiniz televizyon aslında düz bir
satıh üzerindedir ve iki boyutludur. Ancak bu iki boyut üzerinde
ışık, gölge oyunları ve perspektif kullanılarak pekala üç
boyutlu, derinliği olan, uzaklık hissini veren bir manzara
görüntüsü bulunabilir. İşte beynimizde oluşan algı da böyledir.
Yani küçük, düz bir satıh üzerinde oluşan görüntüde elimizdeki
dergiden gökyüzündeki güneşe kadar her mesafeyi algılayabiliriz.
Ama hiç biri aslında bizden uzakta değildir. Hepsi içimizde,
beynimizdeki minik bir noktada hissedilen algılardır. Bedenimizin
görebildiğimiz bölümü, güneş, yıldızlar, bu dergi ve karşımızda
duran televizyon, hepsi beynimizdeki küçücük bir noktada oluşmaktadır.
Dışarıda asılları var mı, asla bilemeyiz.
Buraya kadar anlatılanları daha iyi anlayabilmek
ve kavrayabilmek için rüyaları düşünebiliriz.
Dünya Hayatı Rüyalarımızdan Farklı
Değildir.
Bilindiği gibi insanlar rüyalarında çok net ve
gerçekçi görüntüler görür, çeşit çeşit kokular duyar, kimi
zaman müzik dinler, kimi zaman araba kullanır, nefis yiyecekler
yiyerek tadlarını alır, annesini öper, heyecanlanır, korkar,
sevinirler. Üstelik her insan rüyası sırasında yaşadıklarının
gerçekliğinden emindir. Ancak, ortada ne yiyerek tadını aldığı
ızgara, ne sevdiği bir kedi, ne de kullanacağı bir araba vardır.
Rüya gören kişi o sırada hareketsiz ve gözü kapalı olarak
yatağında uzanmaktadır. Yani herşeyi beyninde yaşar, üstelik
gerçek hayatından en küçük bir fark olmaksızın. Peki rüyayı
gerçekten ayıran nedir? Bakıldığında ikisi de zihinde yaşanmaktadır,
son derece benzerdir. Tek fark, rüyalarda alıştığımız sebep
sonuç ilişkilerinin olmaması ve bizim rüyalarımızda gördüklerimizden
sorumlu tutulmamamızdır.
Buraya kadar anlatılanlardan vardığımız kesin
sonuç şudur: İnsanın dünya hayatı olarak bildiği, gördüğü,
işittiği, dokunduğu herşey aslında beyninde oluşur. İnsanın
yaşamının hiçbir anında, beyninin dışına çıkması kesinlikle
mümkün değildir.
Peki ama, bu kadar kusursuz, eksiksiz, mükemmel
algıyı beyin oluşturabilir mi? Oluşturduğu görüntüyü algılayabilir
mi? Örneğin, beyinde oluşan güzel bir manzara karşısında yine
beyinde bir zevk alma duygusu oluşabilir mi? Tüm bunları beyne
veremeyeceğimiz çok açık bir gerçektir. Sonuçta beyin incelendiğinde,
karşımıza diğer canlı organlarda olan protein ve yağ molekülleri
çıkacaktır. Bu moleküllerin özü ise atomlardan oluşmaktadır.
Bütün bu görüntüleri atomların gördüğünü, bütün o hisleri
onların hissettiğini düşünmek ise mümkün değildir. Öyle ise,
gören, işiten, müziği duyduğunda zevk alan, özleyen, bağlılık,
vefa nedir bilen, bir kedi yavrusunu gördüğünde şefkat duyan,
hatıraları olan, üzülen, çileğin tadından zevk alan, bir dostunu
gördüğünde sevinen kimdir? Tüm bunların beyne ait olduğunu
söylemek imkansızdır.
O halde gören, duyan, işiten ve hisseden beyin
değildir. Bu, hepsinden üstünde bir varlık olan ruhtur. Bizim
içinde yaşadığımız evren, dünya, hayatımız boyunca başımızdan
geçen olaylar hepsi ruhumuza seyrettirilen bir hayalden ibarettir.
Peki kim bizim ruhumuza dünyayı, insanları, bitkileri,
bedenimizi ve gördüğümüz diğer her şeyi sürekli olarak seyrettirmektedir?
Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel
evreni, yani algılar bütününü yaratan ve sürekli yaratmaya
devam eden üstün bir Yaratıcı vardır. Bu Yaratıcı, bu denli
görkemli bir yaratılış sergilediğine göre de, sonsuz bir güç
ve kudret sahibidir. Yarattığı bütün algılar, O'nun iradesine
bağlıdır ve O bütün yarattıklarına her an hakimdir.
O üstün Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan
Allah'tır.
Algılardan oluşan bu evrenin dört bir yanında,
gerçek varlık olarak sadece Allah'ın Zatı vardır. Dolayısıyla
insana en yakın olan varlık da Allah'tır. Bu gerçek, Kuran'da,
"andolsun, insanı Biz yarattık ve Biz
ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetiyle
açıklanır.
Her nerede olsak Allah bizimle birliktedir. Siz
bu yazıyı okurken de, size en yakın olan varlık, gördüğünüz
her şeyi an be an yaratmakta olan Allah'tır. Allah bize bu
dünya ile ilgili görüntüler gösterdiği ve algılar verdiği
sürece biz bu dünyada yaşarız. Bu dünyanın görüntülerini ve
algılarını kestiği, bize ölüm meleklerini gösterip farklı
bir boyuta ait algıları verdiği zaman ise ölmüş oluruz. Kıyamet
günü, hesap, cennet, cehennem ve bütün sonsuz hayatımız da
bizim için aynı şekilde yaratılacaktır.
Tüm bunları yaratmaksa, bize sonsuz gücünün ve
sınırsız bilgisinin kanıtlarını henüz bu dünyadayken sergileyen
Allah için çok kolaydır.
Gerçekten Kaçılmaz
Açıkça görüldüğü gibi, "dış dünya"nın maddesel
bir gerçekliğe sahip olmadığı, Allah'ın sürekli ruhumuza gösterdiği
görüntüler bütünü olduğu bilimsel ve mantıksal bir gerçektir.
Ne var ki insanlar genelde bu gerçekten kaçmaya, düşünmemeye
çalışırlar. Çünkü bu sırrın açığa kavuşmasıyla birlikte mallarıyla,
arabalarıyla, dolarlarıyla, yatlarıyla, lüks otomobilleri,
marka kıyafetleri, soylu aileleri ve holdingleriyle kibirlenen
insanların kibirleri boşa gidecektir. Örneğin, gururla zırhlı
arabasına ve büyük bir arazi üzerine kurulu evine helikopterinden
bakan zengin bir işadamı, bu gerçeği kabul ederse bir anda
hayalden oluşan ve hayal içinde yaşayan aciz bir varlık olduğunu
anlayacaktır. İman etsin veya etmesin, Allah'ın yüceliğini,
büyüklüğünü ve tek mutlak varlık olduğunu da takdir etmek
durumunda kalacaktır. Böylece kendi güçsüzlüğü ve Allah'a
ne kadar muhtaç olduğu ortaya çıkacaktır. Maddenin bir hayalden
ibaret olduğu anlaşıldığında, lüks kafelerde, eğlence merkezlerinde
gösteriş yapmanın, insanları aşağılamanın, büyüklenmenin,
diğerleri ile alay etmenin, kaş göz işaretlerinde yapmanın
ne derece anlamsız olduğu idrak edilecektir. Materyalist zihniyetteki
insanların tüm korkularının ve gerçekten kaçmalarının nedeni
budur; bu gerçeği bilmekten dolayı kibir, hırs ve sahiplenme
üzerine kurulu hayatlarının kendilerince "tadı kaçacak"tır.
Bunun için bu konuyu hem düşünmezler, hem de düşünülmesini
ve gündeme getirilmesini istemezler.
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler
için olabilecek en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip oldukları
herşeyin bir hayalden ibaret olması, kendi tabirleri ile onlar
için henüz dünyadayken, "ölmeden bir
ölüm" hükmündedir. Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de
kendileri kalmıştır. Nitekim Allah, "kendisini tek olarak
(ve yapayalnız) yarattığım (şu adam)ı Bana bırak" ayetiyle,
her insanın Kendi katında aslında yapayalnız olduğu gerçeğine
dikkat çekmiştir. (Müddessir Suresi, 11)
İşte bu yüzden bu gerçeğin insanlara yaygın olarak
anlatılması çok önemlidir. Çünkü maddenin gerçek mahiyeti
ile ilgili bu konu, maddeyi ilah edinen materyalist felsefeyi
kesin olarak yıkan, tutunduğu tüm dalların kırılmasına vesile
olan bir gerçektir. Bu gerçeğin yaygınlaşmasıyla 21. yüzyıl,
insanların yaygın olarak İlahi gerçekleri kavrayacakları ve
tek mutlak varlık olan Allah'a dalga dalga yönelecekleri bir
tarihsel dönüm noktası olacaktır. 21. yüzyılda, 19. yüzyılın
materyalist inançları tarihin çöplüğüne atılacak, Allah'ın
varlığı ve yaratışı kavranacak, mekansızlık, zamansızlık gibi
gerçekler anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün önüne çekilen
perdelerden, aldatmacalardan ve batıl inanışlardan kurtulacaktır.
BÜYÜK İSLAM ALİMLERİNİN MADDENİN GERÇEĞİ
İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
"Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya
aynalardaki akislerdir, ya da gölgeler gibidir." (Mevlana
Cami)
"Allah... yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan
başka bir şey yapmadı... Tüm bunları, his ve vehim (algı)
derecesinde yarattı... Alemin varlığı his ve vehim derecesinde
olup, maddi derecede değildir... Gerçek manada dışarıda (dış
düyada) Yüce Zat'tan (Allah'tan) başkası yoktur." (İmam Rabbani
Hz. Mektupları, cilt II, 357. Mektup, sf. 163)
"O mevhum daire, hayalde resmedilir. O resmedildiği
mertebede de görülür. Ama hayal gözü ile. Fakat dışarıda baş
gözü ile görüldüğü sanılır. Ne var ki durum öyle değildir.
Dışarıda onun ne ismi vardır ne de izi. Evet böyle bir durum
yoktur ki orada, görülsün. Aynaya yansıyan bir kişinin yüzü
dahi, bu şekil üzeredir. Zira onun dışarıda bir sabitliği
yoktur. Elbette onun sabitliği ve görüntüsü: Her ikisi birden
HAYALDEDİR. En iyi bilen Sübhan Allah'tır." (İmam Rabbani
Hz. Mektupları, cilt II, 470. Mektup, sf. 1432)
|