Dışarıdaki cisimlere göre, retinanın farklı
noktalarına farklı ışık demetleri düşer. Örneğimizdeki kişinin
arkadaşını gördüğü anı düşünelim.
Arkadaşının yüzündeki bazı noktalar, örneğin
kaşları koyu renklidir ve retinanın üzerindeki bazı hücrelere
çok zayıf bir ışık düşmesine neden olur. Bu hücrelerin yanında
bulunan diğer bir grup hücre ise, arkadaşının alnından gelen
ışıkla muhatap olur, yani daha fazla ışık alır. Arkadaşının
tüm yüz hatları, etraftaki diğer detaylar dahil, bu şekilde
retinanın farklı hücre gruplarına farklı ışıklar düşürür.
Peki retinanın üzerine düşen bu ışıklar ne
gibi bir etki oluşturur?
Bu sorunun cevabı gerçekten çok karmaşıktır
ve anlaşılması da biraz zordur. Ama gözdeki olağanüstü tasarımı
inceleyebilmek için, bu cevabı ana hatlarıyla incelemek
yerinde olacaktır.
Fotonlar retinadaki hücrelere çarptıklarında,
adeta birbiri ardına ustaca dizilmiş domino taşlarını harekete
geçirir. Bu durum çeşitli proteinlerin şekil değiştirmesine
ve aralarında bazı birleşmelerin olmasına sebebiyet verir.
Pek çok kimyasal reaksiyon zincirinin ardından, görme olayının
son aşamasında gerçekleşen bazı işlemler neticesinde "elektrik
uyarıları' oluşur. Sinirler bunları beyne aktarır ve orada
da "görme" dediğimiz işlem yaşanır.
Kısacası tek bir foton, retinadaki hücrelerin
tek birisine çarpmış ve birbirini izleyen zincirleme reaksiyonlar
sayesinde hücrenin bir elektrik uyarısı üretmesini sağlamıştır.
Bu uyarı, fotonun enerjisine göre değişir, böylece bizim
"güçlü ışık", "zayıf ışık" dediğimiz kavramlar oluşur. İşin
en ilginç yanlarından birisi, üstte anlattığımız tüm bu
karmaşık reaksiyonların, saniyenin en fazla binde biri kadarlık
kısa bir sürede olup bitmesidir.
Burada kısaca özetlediğimiz bu görme işleminin
aslında çok daha karmaşık detayları vardır. Ancak bu kabataslak
özet bile, ne kadar muhteşem bir sistemle karşı karşıya
olduğumuzu göstermeye yeter. Gözün içinde öylesine karmaşık,
öylesine iyi hesaplanmış bir sistem vardır ki, gözün içindeki
kimyasal reaksiyonlar, Guinness Rekorlar Kitabı'na geçmiş
olan ünlü domino taşları gösterilerini hatırlatır. Bu gösterilerde
onbinlerce domino taşı, bir sonrakini devirecek biçimde
dizilmekte ve sonra da sadece ilk taşın düşürülmesiyle tüm
sistem harekete geçmektedir. Domino taşlarından oluşan zincirin
bazı noktalarına ilginç düzenekler kurulmakta; örneğin bir
taşın düşmesi küçük bir vinci harekete geçirmekte, vinç,
uzağa taşıdığı tek bir domino taşını tam gerekli noktaya
koyup düşürerek yeni bir zincirleme düşüş başlatmaktadır.
Elbette böyle bir domino gösterisi izleyen
bir insan, tüm bu taşların ve düzeneklerin, bulundukları
yere, rüzgarla, selle ya da yer sarsıntısıyla "tesadüfen"
geldiklerini düşünmez. Her taşın büyük bir dikkat ve bilinçle
yerine yerleştirilirdiği açıktır. İnsan gözündeki zincirleme
reaksiyon da, "tesadüf" kelimesini akla getirmenin bile
saçma olduğunu gösterir. Sistem çok farklı parçaların çok
hassas dengelerle bir araya gelmesiyle oluşmuştur ve açık
bir "tasarım"ın göstergesidir. Göz, kusursuzca yaratmada
hiçbir ortağı olmayan, üstün güç sahibi olan Allah tarafından
yaratılmıştır.
Ünlü biyokimyacı Michael Behe Darwin'in Kara
Kutusu isimli kitabında gözün kimyası ve evrim teorisi hakkında
şu yorumu yapmaktadır:
Darwin'in 19. yüzyılda açıklayamadığı görme
olayı ve gözün anatomik yapısı, gerçekten de hiçbir evrimci
mantıkla açıklanamaz. Evrim teorisinin öne sürdüğü açıklamalar
o kadar basittir ki, gözde yaşanan ve kağıda dökülmesi bile
zor olan inanılmaz derecedeki karmaşık işlemleri asla açıklayamaz.
Görmenin Sonrası
Buraya kadar anlattılanlar, sadece sahildeki
adamın, arkadaşından yansıyarak gözüne gelen fotonlarla
ilk temasıdır. Retina hücreleri, karmaşık kimyasal işlemler
sayesinde fotonları algılamış ve elektrik sinyalleri üretmiş
olur. Bu sinyallerde öyle bir bilgi vardır ki, söz konusu
arkadaşın yüzü, vücudu, kıyafeti, saçının rengi ya da yüzündeki
küçücük bir iz bile işlenmiştir. Sadece bu kişinin değil,
etraftaki her cismin en küçük detayı bile atlanmamış ve
elektrik sinyallerine kodlanmıştır. Ama bir de bu sinyallerin
beyne ulaştırılması gerekmektedir. Peki bu sinyaller beyne
nasıl ulaştırılır? Bu sorunun cevabı gerçekten çok karmaşıktır,
ancak gözdeki olağanüstü tasarımı inceleyebilmek için, bu
cevabı incelememiz yerinde olacaktır.
KORNEA VE İRİS
Gözdeki 40 temel parçadan biri olan kornea,
gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır. Işığı pencere
camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka hiçbir
yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani
gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki
önemli parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris
tabakasıdır. Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki
boşluğu genişletip daraltarak göze giren ışık miktarını
ayarlar. Parlak bir ışıkta hemen daralır. Karanlıkta ise
göze daha çok ışık alabilmek için genişler. Benzer bir ışık
ayar sistemi kameralarda da kullanılır. Ama hiçbir kamera
iris kadar başarılı değildir.
Retina moleküllerinin hareketiyle uyarılan
sinir hücreleri (nöronlar), tepki gösterir. Bu tepki kimyasaldır;
bir nöron harekete geçtiği anda yüzeyindeki protein molekülleri
aniden şekillerini değiştirir. Bu hareket, pozitif elektrik
yüküne sahip olan sodyum atomlarının akışını bloke eder.
Elektrik yüklü atomların akışındaki bu değişiklik, hücrenin
içinde bir voltaj farklılığına neden olur. Voltaj farklılığı,
elektrik sinyali demektir. Bu sinyal, milimetre cinsinden
ifade edilen bir mesafeyi kat ettikten sonra sinir hücresinin
ucuna ulaşır. Ancak burada bir sorun vardır: İki sinir hücresi
arasında bir boşluk bulunmaktadır ve elektrik sinyalinin
bu boşluğu aşması için özel bir önlem gereklidir. Nitekim
bu önlem alınmıştır: İki sinir hücresi arasında bulunan
bazı özel serbest moleküller, sinyali taşıma işini üstlenir.
Bir milimetrenin dört ile kırkta biri kadar bir mesafe kat
ederek diğer nörona ulaşır ve mesajı tekrar iletir. Retinadan
gelen elektrik uyarısı, bu sayede bir nörondan bir diğer
nöron hücresine iletilerek ilerler ve beyne varır.
Burada, bu özel sinyaller görme korteksine
gider. Bu görme korteksi 2.5 mm kalınlığında 13 m2 alanında
üst üste binmiş doku tabakalarından oluşmuştur. Bu tabakaların
bir tanesi yaklaşık 17 milyon nöronu içerir. Gelen sinyali
ilk olarak 4. tabaka alır. Ön bir analiz yapar ve bilgiyi
diğer tabakalardaki nöronlara ulaştırır. Her aşamada her
bir nöron diğer bir nörondan sinyal alabilir.
Bu sayede dışarıdaki adamın görüntüsü, kusursuz
bir biçimde beynin "kortek"s adı verilen merkezinde oluşur.
Ancak bir de bu kişinin tanınabilmesi için, hafıza hücrelerinin
yoklanması, bu kişinin yüzü ile hafızadaki bilgilerin karşılaştırılması
gerekmektedir. Bu iş de başarı ile yapılır. Hatta adamın
yüzü, beyin korteksindeki görüntüde, hafızadaki yüz bilgisine
göre biraz daha renksiz duruyorsa, kişi bu farkı hissedecek
ve "arkadaşımın yüzü bugün acaba neden solgun" diye düşünecektir.
Böylece bir saniyeden çok daha kısa bir zaman dilimi içinde,
"görme" ve "tanıma" gibi iki ayrı mucize gerçekleşmiş olur.
Buraya kadar kısa bir özet olarak anlatılan
görme olayı Allah'ın yaratma sanatında hiçbir ortağı olmadığının,
Allah'ın herşeyi kusursuz bir şekilde yarattığının delillerinden
bir tanesidir.