Din ahlakının varolmadığı veya dini değerlerin
ortadan kalktığı bir toplumda, -komünist toplumlar gibi-
bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet
kavramları da geçerliliğini yitirir ve kısa süre içinde
ortadan kalkar.
Atatürk: "Din vardır ve lazımdır"
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum düzeninin
teminatı olan manevi değerlerinin devamını sağlayamayan
bir ulusun ayakta duramayacağı sosyolojik ve bilimsel bir
gerçektir. Gerek kişi, gerekse toplum açısından din ahlakının
lüzumlu olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız
reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yayan
Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti'nin dini değerlerini muhafaza
etmesini "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin
devamına imkan yoktur"; "Din vardır ve lazımdır" sözleriyle
teşvik etmiştir.
Nitekim
tarihe, özellikle de Türk milletinin tarihine baktığımızda,
bu değerlendirmelerin ne derece isabetli olduğunu kolayca
müşahede etmekteyiz. Türk Milleti'nin tarihinde yer alan
tüm güçlü ve kalıcı devletler, özellikle de 600 yıl boyunca
dünyanın en büyük siyasi güçlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu,
manevi değerlere bağlılıktan gelen güçlü bir kültürün üzerinde
yükselmiştir.
Şanlı bir tarihe sahip, büyük ve köklü bir
medeniyetin temsilcisi olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle
İslamiyet'in kabulünün ardından daha güçlü bağlarla birbirine
bağlanmıştır.
Sultan Alpaslan'ın Malazgirt'teki zaferinin
ardından, Anadolu'da Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış
ve manevi yönden yapılan fetihle de bu egemenlik sağlamlaştırılmıştır.
Anadolu'nun kapılarını Müslümanlara açan Sultan Alpaslan'dan
itibaren Türk yöneticilerin ve yanlarındaki kadroların en
temel özellikleri, Kuran ahlakına olan sadakatleri olmuştur.
Aylarca at sırtında ordularının başında savaşan komutanlar,
aylar boyu sefer üstüne sefer düzenleyen şanlı Türk Ordusu,
Orta Asya'daki yurtlarını bırakarak Anadolu'ya koşan manevi
önderler hep bu bağlılığın en büyük temsilcileri olmuşlardır.
Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra kurulan
Türk devletlerinin (özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun),
İslam'dan önce kurulan Türk devletlerine göre daha istikrarlı
ve uzun ömürlü olmasının nedeni, kaynağını İslam dininde
bulan bu ortak kimliktir. Bu kimliğin toplumda oluşturduğu
birlik ve beraberlik bağı o derece kuvvetlidir ki, milletin
siyasi çalkantıları atlatmasını, dışarıdan gelebilecek bir
saldırı ya da tacize karşı dayanaklı olmasını ve ayakta
kalmasını sağlar. Diğer taraftan dini ve milli bağları zayıf,
hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler
boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimle olup gitmişlerdir.
Bu sosyolojik gerçek, tarih boyunca hep tekerrür
etmiş ve dini bağları güçlü devletler varlıklarını sürdürebilirken
diğerleri kaos, kargaşa ve anarşi içinde yok olmuşlardır.
Peki bunun sebepleri nelerdir? Dinin getirdiği güzel ahlak
yaşanmazsa ne olur?
Dinin getirdiği güzel ahlak olmazsa
ne olur?
1) Dinin getirdiği güzel ahlakın yaşanmadığı
bir toplumda, dinsizlik ve temeli inançsızlık üzerine kurulu
görüşler rağbet görür, birçok sapkın fikir sistemi yayılacak
zemin bulur. Bireyler kendi benliklerinden, ortak kimliklerinden
uzaklaşırlar. Temelini Allah'ı inkar ve dinsizlik üzerine
oturtmuş olan materyalizm gibi felsefeler ve komünizm gibi
ideolojiler o toplumu kısa zamanda bir ağ gibi sarar. Böyle
bir toplumda din ahlakının yokluğundan meydana gelen boşluğu
bölücü ve dejenere edici fikir sistemleri doldurur.
2) Allah'ın Kuran'da sunduğu yaşam, bir ahlak
bütünüdür. İnsanlara doğruyu ve yanlışı açık olarak öğrettiğinden
dolayı, Kuran ahlakını yaşayan biri, iyiyle kötüyü birbirinden
ayırmasını bilir. Örneğin, doğru olmanın, hoşgörülü olmanın,
vatanını, devletini sevmenin iyi; fuhşun, zulmün, adaletsizliğin
kötü olduğunu bilir. Güzel ahlak, insanlar arasındaki yardımlaşma,
dürüstlük, hoşgörü, adalet, fedakarlık gibi erdemlerin temel
kaynağıdır. Bu ahlakın varolmadığı bir ortamda saydığımız
değerlerin hiçbirinden söz etmek mümkün olmaz.
3) İnsanı insan yapan ahlaki değerler geçerliliğini
yitirdiği ve yok olduğu takdirde, toplumun her kesimi ve
her ferdi bundan nasibini alır. Her birey sadece kendisini
umursayan ve diğer hiç kimseyi önemsemeyen birer ayrı "parça"
haline gelir.
4) Devlete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün
vasıflar, insanların manevi yönlerinin kuvvetlenmesiyle,
yaşadıkları güzel ahlakın gelişmesiyle daha da güçlenen
özelliklerdir. Allah inancı yeterli olmayan, dolayısıyla
vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın milletini, bayrağını
sevmesi, devletine hizmet şuuru içinde çalışması, karşılık
beklemeden gece gündüz vatanı için nöbet beklemesi elbette
düşünülemez. Böyle bireylerin yetişmediği, yetişmiş bireylerin
de bu üstün vasıflarını kaybettiği bir toplum, şüphesiz
ki hem sosyolojik açıdan hem de siyasi olarak varlığını
sürdüremeyecektir.
5) Güzel ahlakın yaşanmamasının bir başka tehlikeli
sonucu, insanların yavaş yavaş psikolojik sorunlara mağlup
olmaya başlamasıdır. Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucuya
yöneliş, fuhuş patlaması, huzursuzluk ve çatışma ortamı,
toplumun psikolojik açıdan yıpranmasının en somut alametleridir.
Bunun doğal bir sonucu olarak birbirine güvenmeyen, birbirini
sevip saymayan, sadece kendi yaşam mücadelesini sürdürmeye
çabalayan, toplumun diğer üyelerini ise birer rakip hatta
birer düşman gibi gören bireyler ortaya çıkar.
6) Dünya tarihinde birçok ulus, dejenerasyon,
çözülme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, devlet ve millet
karşıtı akımlar tarafından dini değerler ne zaman yok edilmeye
çalışılsa devlet karşıtı anarşist hareketler zirveye çıkmıştır.
7) Din ahlakının olmaması, toplumlararası barışı
da tehdit eden önemli bir tehlikedir. Güzel ahlakın sağladığı
hoşgörü sayesinde birbirleriyle uyumlu bir şekilde yaşayan
uluslar, bu hoşgörü ve uzlaşma zemini olmadığı takdirde
birbirleriyle çatışacak, yeryüzünde kaos meydana gelecektir.
Dünya tarihindeki en köklü medeniyetlerden
birinin sahibi olan Büyük Türk Milleti, güzel ahlakın getirdiği
erdemleri her dönemde hem yaşamış, hem de çevresine yaşatmıştır.
Müslüman Türk Milleti, harcında varolan manevi değerlerine
bağlılığı sayesinde, en zor zamanlarda bile, mevcudiyetini,
bütünlüğünü ve otoritesini muhafaza etmiştir.