|
| |

Buraya kadar anlattığımız gibi, içinde yaşadığımızı
sandığımız ve "dış dünya" saydığımız maddesel dünyanın aslında
beynimizde oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli soru burada
ortaya çıkar. Acaba bu algıları algılayan irade, beynin kendisi
midir?
Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarında
da bulunan protein ve yağ molekülleri çıkar. Bu moleküllerin
özü ise bilindiği gibi aslında atomlardır. Yani beyin dediğimiz
et parçasında, görüntüleri seyredecek, bilinci oluşturacak,
kısacası "ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek bir şey yoktur.
R.L.Gregory beynin içinde görüntünün
algılanması ile ilgili
|
insanların
düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile getirmektedir: Gözlerin
beyinde resimler oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim
söz konusudur. Fakat bundan kaçınmak gerekir. Beyinde
bir resim oluştuğu söylenirse bunu görmesi için içte bir
göz daha olması gerekir -fakat bu gözün resmini görebilmek
için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,... ve bu da sonsuz
bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün olamaz.12
Yapay olarak oluşturulan
uyarılar sonucunda, dışarıda herhangi bir maddesel
gerçeklik yokken, beynimizde aslı kadar gerçek ve
canlı bir maddesel dünya oluşabilir.. Verilen yapay
uyarılar sonucunda bir insan, gerçekte evinde otururken
araba kullandığını zannedebilir. |
Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen
materyalistlerin içinden çıkamadıkları asıl nokta burasıdır:
Gören, gördüğünü algılayan ve tepki veren "içteki göz" kime
aittir?
Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında,
algıyı hissedenin kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa
dikkat çekmiştir:
Yunanlılardan beri, filozoflar "makinenin
içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan",
vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. Ben" -beyni kullanan varlık-
nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi'li Aziz
Francis'in de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın
ne olduğudur."13
Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap,
içinde oturduğunuz oda, kısaca önünüzdeki bütün görüntüler
beyninizin içinde görülmektedir. Peki bu görüntüleri atomlar
mı görüyor? Hem de kör, sağır, bilinçsiz atomlar... Cansız
ve bilinçten yoksun atomlar nasıl hisseder, nasıl görürler?
Neden atomların bir kısmı bu görme özelliğini kazanmış da,
diğerleri kazanamamış?... Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız,
sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomların arasındaki
kimyasal reaksiyonlardan mı ibaret? Hayır, tüm bunları yapan
irade beyin olamaz.
Daha önceki bölümlerde "dış dünya" dediğimiz
algılar bütününe kendi bedenimizin de dahil olduğunu söylemiştik.
Bu durumda beynimiz de bedenimizin bir parçası olduğuna
göre, o da algılar bütününün bir parçasıdır. Beynin kendisi
bir algı olduğuna göre de, diğer algıları algılayan irade
o olamaz.
Bertrand Russel Rölativite'nin Alfabesi
isimli eserinde, "Kuşku yok
ki, madde genel olarak bir oluşlar grubu olarak yorumlanacaksa,
bunu göze, optik sinire ve beyine de uygulamak gerekir."14
diyerek bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Açıktır ki, gören, duyan, işiten ve hisseden
varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Çünkü madde düşünemez,
hissedemez, mutlu olup, hüzünlenemez. Salt bedenle bunları
yapmak mümkün değildir. O halde bu varlık ne madde, ne de
görüntü değildir ama "canlı"dır. Bu varlık vücut görüntümüzü
kullanarak önündeki "ekranla" muhatap olur.
Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha
iyi açıklayabilir. Rüyayı, -şimdiye kadar olan anlatımımıza
uygun olarak- beynimizin içinde seyrettiğimizi düşünelim.
Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz,
hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir
beynimiz. Rüya sırasında bize "nerede görüyorsun?" gibi
bir soru gelse vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır.
Beynimizin nerede ve nasıl bir şey olduğu sorulsa, hayali
elimizle hayali bedenimizdeki, hayali kafatasımızı tutup
"beynim bu kafatasının içindeki bir kilodan biraz daha ağır
bir et parçasıdır" cevabını veririz.
Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece
hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyamızdaki
görüntüyü gören irade ise, rüyadaki hayali beyin değil,
ondan daha "ötede" olan bir varlıktır.
Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz
ortam arasında herhangi bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz.
Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?"
sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi "beynimde"
cevabını vermenin fazla bir anlamı yoktur. Her iki durumda
da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki
beyin değildir. Beyin de dış dünyaya dahil olduğuna göre
tüm bunları algılayan bir irade olması gerekir. İşte bu
varlık "ruh"tur.
"Maddesel dünya" dediğimiz algılar bütünü,
işte bu ruh tarafından seyredilen bir hayalden ibarettir.
Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin ve rüyamızda
gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa, içinde
yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel
bir gerçekliği yoktur. İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek
üzerindeki düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:
Çok samimi olarak, kendim dediğim şeye
dahil olduğum zaman ben sıcak ya da soğuğa, ışık ya da gölgeye,
aşk ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel bir algıya
ya da başka bir şeye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın
herhangi bir zamanda kendimi asla
yakalayamam ve asla algıdan başka bir şeyi gözleyemem.15
Gerçek olan varlık, ruhtur. Madde ise, sadece
ruhun gördüğü algılardan ibarettir. Bu satırları yazan
ve okuyan akıllı varlıklar da, birer atom ve molekül yığını
-ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil,
birer "ruh" tur.
12- R.L.Gregory, Eye and Brain:
The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc.
New York, 1990, s.9
13- Karl Pribram, David Bohm,
Marilyn Ferguson, Fritjof Capra, Holografik Evren I, Çev:
Ali Çakıroğlu, Kuraldışı Yayınları, İstanbul: 1996, s.37
14- Bertrand Russel, Rölativite'nin
Alfabesi, Onur yay. 1974 s. 160-161
15- Paul Davies, Tanrı ve
Yeni Fizik, Çev:Murat Temelli, İm Yayın Tasarım Yaşam
Kitapları-1, İstanbul 1995, s.180-181
|
|
|