|
| |

Bütün Yaşantımız
Beynimizin İçinde mi Geçiyor?
Yukarıda anlattığımız fiziksel gerçekler bizi tartışılmaz
bir sonuca ulaştırır: Bizim gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz
ve adına "dünya" ya da "evren" dediğimiz maddesel bütün,
sadece ve sadece beynimizde oluşan elektrik uyarılarıdır.Dolayısıyla,
örneğin ayran içen biri, aslında ayranın beynindeki algısıyla
muhatap olur, aslıyla değil. Kişinin "ayran" diye nitelendirdiği
şey, ayranın beyaz görüntüsünün, tuzlu tadının, sıvı hissinin
elektriksel bilgiler olarak beyinde algılanmasından ibarettir.
Çikolata yerken de durum daha farklı
olmaz; çikolatanın biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait
elektriksel bilgi beyinde algılanır.
|
Eğer beyne giden görme
sinirini keserseniz, çikolata görüntüsü bir anda yok olur.
Veya burundaki algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki
bir kopukluk, koku algınızı tamamen ortadan kaldırır.
Çünkü gördüğünüz ağaç, kokladığınız nesneler, tattığınız
çikolata, içtiğiniz ayran vb., beynin birtakım elektrik
uyarılarını yorumlamasından başka bir şey değildir.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken ve insanlar açısından
yanıltıcı olabilecek ayrı bir nokta da uzaklık
hissidir. Uzaklık, örneğin bu
kitapla aranızdaki mesafe, beyninizde meydana gelen bir
boşluk hissinin algılanmasından başka bir şey değildir.
Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler de aslında
beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp yıldızları
seyreder ve bunların kendinden milyonlarca ışık yılı uzakta
olduğunu sanır. Oysa yıldızlar onun içinde; beynindeki görüntü
merkezindedir. Bir yolculuk esnasında uçaktan aşağıdaki
bir şehre bakar ve kilometrelerce ötede olduğunu düşünür.
Halbuki bütün o uçsuz bucaksız genişlik ve alabildiğine
büyük şehir, içindeki insanlarla birlikte yine beynindedir.
Kaldı ki bugün tüm bilimsel veriler idrak ettiğimiz görüntünün
beynimizde olduğunu tartışılmayacak bir biçimde ortaya koymaktadır.
Ancak bu noktada insanları yanıltan çok önemli bir faktör
vardır: Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza
inandırır. Ancak şunu unutmayın;
bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür. Bu
konuda Bertrand Russel şöyle der:
Doğrudan doğruya fizik bilimiyle ilgili olarak söyleyebileceğimiz
şey, şimdiye kadar bedenimiz dediğimiz nesnenin aslında,
hiçbir fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen incelikle işlenmiş
bilimsel bir yapı olduğudur."10
Gerçek çok açıktır; eğer biz dış dünyayı
ancak duyu organlarımız aracılığıyla hissedebiliyorsak,
bedenimizi de dış dünyadan ayrı tutmamızın yani bedenimize
ayrı bir varlık vermemizin hiçbir tutarlı gerekçesi olamaz.
Çünkü vücudumuzu da bize tanıtan, beynimize ulaşan elektriksel
uyarılar (impulslar)dır. Bu uyarılar da diğerleri gibi beynimizde
birtakım duygulara, hislere çevrilir. Örneğin ellerimizle
vücudumuza dokunduğumuzda meydana gelen dokunma hissi, yerçekiminin
oluşturduğu ağırlık hissi, vücudumuzdan yansıyan ışık ışınlarının
oluşturduğu görme hissi vs. Bütün bu olaylar beyin tarafından
bir "hisler topluluğu" olarak değerlendirilir. Ve biz vücudumuzu
hissederiz. Bu bilimsel gerçeklerden de anlaşılmaktadır
ki biz ömrümüz boyunca asıl vücudumuzla değil, beynimize
ulaşan vücudumuza ait hislerle muhatap oluruz. Bu uyarılar
idrakımızda "vücudumuz" olarak değerlendirilir.
Tüm diğer algılarımız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin
siz yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu sanırken
aslında beyninizin içindeki sesle muhatapsınızdır. Ne yanda
bir oda olduğunu, ne de o odadaki bir televizyondan ses
geldiğini ispatlamanız mümkün değildir. Metrelerce uzaktan
geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması
da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik duyma merkezinde
algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön,
arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya
havadan size ulaşmaz; sesin
geldiği bir yön yoktur.
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden
size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki
maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü
nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o gülün kokusu da
aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir; dışarıda
ne gül vardır, ne de ona ait bir koku...
Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı anda
beynimize ulaşan elektrik sinyallerinin bütününden başka
bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri
değerlendirir ve yorumlar. Biz de bunları maddenin "dışarıdaki"
aslı sanarak yanıldığımızın farkında olmadan bir ömür süreriz.
Yanılırız, çünkü algılarımızla
maddenin kendisine asla ulaşamayız.
Bu nokta son derece önemlidir.
Çünkü, "dış dünya" sandığımız sinyalleri
yorumlayıp anlamlı hale getiren de, yine bizim beynimizdir.
Örneğin duyma algısını ele alalım. "Dış dünya"daki ses
dalgalarını ritme çeviren aslında beynimizdir. Yani müzik,
beynimizin oluşturduğu bir algıdır. Renkleri görürken
de aslında gözümüze ulaşan sadece ışığın farklı dalga
boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere çeviren
yine beynimizdir. "Dış dünyada"
renk yoktur. Ne limon sarı, ne
gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir. Onlar, sadece biz
öyle algıladığımız için öyledirler. "Dış dünya", tamamen
algılayana bağlıdır. Nitekim renk körlüğü bunun önemli
bir ispatıdır. Gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk
renk körlüğüne sebep olur. Bu durumda kimi insan maviyi
yeşil, kimisi kırmızıyı mavi, kimisi de renkleri grinin
çeşitli tonları şeklinde algılar. Artık dışarıdaki nesnenin
renkli olup olmaması önemli değildir.
Hayatımız boyunca gördüğümüz
her görüntü beynin arka tarafındaki görme merkezinde
oluşur ve bu görme merkezi sadece ve sadece birkaç
cm3 büyüklüğündedir. Dar bir oda görüntüsü de, geniş
bir manzara görüntüsü de bu çok küçük alana sığmaktadır.
O halde bizim gördüğümüz, dışarıda var olan gerçek
büyüklük değil, sadece beynimizin algıladığı büyüklüktür.
|
Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat
çekmektedir:
Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda
bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için
tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların
etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...11
Sonuç olarak; biz nesneleri onlar renkli
olduğundan ya da dışarıda maddi bir varlığa sahip olduklarından
renkli görüyor değiliz. Eğer renkler bizim dışımızda olsaydı
renk körlüğü diye bir hastalığın olmaması gerekirdi. Kısacası,
varlıklara yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış
dünyada" değil, içimizdedir.
"Dış Dünya"nın Varlığı Şart
mı?
Buraya kadar beynimizde oluşan bir algılar
dünyasının varlığından ve bu dünyaya hiçbir zaman ulaşamayacağımızdan
söz ettik. Peki böyle bir dünyanın gerçekten var olduğunu
nasıl bilebiliriz?
Elbette ki bilemeyiz. Aksine, her nesne
yalnızca algıların bir toplamı olduğuna, algılar da sadece
zihinde var olduğuna göre, var
olan tek dünyanın sadece algılardan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.
Tanıdığımız tek dünya, zihnimizin
içinde olan, orada şekillendirilen, seslendirilen ve renklendirilen,
kısacası zihnimizde meydana gelen dünyadır ve bizim emin
olabileceğimiz tek dünya da yine budur.
Beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel
karşılıkları olduğunu asla ispatlayamayız. Bu algılar pekala
"yapay" bir kaynaktan geliyor olabilir.
Bunu şöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz:
Modern fiziğin bulguları da
maddesel evrenin bir algılar bütünü olduğunu gösteriyor.
30 Ocak 1999 tarihli sayısında bu gerçeği ele alan
ünlü Amerikan bilim dergisi New Scientist'in kapağında
şu soru yer alıyor: "Gerçeğin Ötesinde: Evren, Bilginin
Bir Dansı mı ve Madde Sadece Bir Seraptan mı İbaret?"
|
Önce, beyninizi vücudunuzun dışına çıkarıp,
cam bir küpün içinde suni olarak yaşattığımızı düşünelim.
Bir de bunun yanına, her türlü elektrik sinyalinin üretilebildiği
bir bilgisayar yerleştirelim. Sonra, herhangi bir ortama
ait görüntü, ses, koku sertlik- yumuşaklık, tat ve vücut
görüntüsü gibi verilerin elektrik sinyallerini yapay olarak
bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim. Mesela ıssız bir
dağın zirvesinde, vücudunuzun dışına çıkardığımız beyninize
böyle bir deney uygulayalım. Son olarak bu bilgisayarı sinir
görevi görecek elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı merkezlerine
bağlayalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri dağın zirvesindeki
beyninize ulaştıralım. Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz
(bir başka deyimle "siz"), bunların karşılığı olan ortamı
görecek ve yaşayacaktır. Örneğin, bir stadyumda oynanan
futbol maçına ait akla gelen her türlü özellik -duyu organları
vasıtasıyla algılanabilecek şekilde- üretilmiş ya da kaydedilmiş
olsun... Dağın zirvesinde bir tek beyninizle, beyninize
bağlı bu kayıt cihazı olduğu halde, kendinizi yapay olarak
meydana getirilen bu mekanın içinde yaşıyor hissedersiniz.
Maçta olduğunuzu düşünür, tezahürat yapar, kimi zaman kızar,
kimi zaman ise sevinirsiniz. Hatta kalabalığın etkisiyle
sık sık yanınızdaki insanlarla çarpışır, böylece onların
varlığını da hissedersiniz. İlginç olan; herşey öylesine
canlıdır ki, böyle bir ortamın ve kendi bedeninizin varlığından
asla şüphelenmezsiniz. Ya da bir masada otururken algıladığınız
bütün görme, işitme, dokunma gibi duyuların elektriksel
karşılıklarını beyninize gönderdiğimizde, beyniniz kendisini
bürosunda oturmakta olan bir işadamı sanacaktır. Bilgisayardan
gelen uyarılar devam ettikçe de bu hayali dünya devam edecektir.
Sadece beyinden ibaret olduğunuzu anlamanız ise hiçbir zaman
mümkün olmaz. Çünkü beynin içinde bir dünya oluşması için
gerekli olan, gerçek bir dünyanın var olması değil, sadece
birtakım uyarıların olmasıdır. Bu uyarıların yapay bir kaynaktan,
örneğin bir kayıt cihazından ya da daha farklı bir algı
kaynağından geliyor olması ise pekala mümkündür.
Görüldüğü gibi dışarıdan verilen yapay
uyarılar yoluyla da pekala bir dış dünya algılamanız mümkündür.
Beş duyunuz yardımıyla algılayacağınız semboller bunun için
yeterli olmaktadır. Bu semboller dışında geriye dış dünya
diye bir şey kalmaz.
Maddesel karşılıkları olmayan algıları gerçek
sanarak yanılmamız çok kolaydır. Bu gerçeği rüyalarımızda
sık sık yaşarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar
yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi
birer algıdan başka bir şey değildir. Rüya ile "gerçek
dünya" arasında ise temel bir fark yoktur; her ikisi de
zihinde yaşanır.
10- Bertrand Russell , Aylaklığa Övgü,
Say yay., 2.baskı, 1983, s.198
11- George Politzer, Felsefenin
Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları, Çev: Enver Aytekin,
İstanbul: 1976, s.40
|
|
|