Şimdi
genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir kez daha dikkatlice
bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen
uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beyinde oluşturduğu
"etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum" derken, aslında beynimizdeki
elektrik sinyallerinin bütününü seyrederiz. Dolayısıyla
görme gözde neticelenen bir işlem değildir, gözümüz sadece
görme işlemine aracılık yapan bir duyu organıdır.

Bir cisimden gelen uyarılar elektrik sinyaline dönüşerek
beyinde bir etki oluştururlar. Görüyorum derken,
aslında zihnimizdeki elektrik sinyallerinin etkisini
seyrederiz.
|
Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü
bir kaç cm3'lük bir fındık büyüklüğündeki görme merkezinde
oluşur. Okuduğunuz bu kitap da, ekranına baktığınız bilgisayarınız
da, ufka baktığınızda gördüğünüz geniş manzara da, uçsuz
bucaksız bir açık deniz de, maratona katılan kalabalık
bir insan topluluğu da bu çok küçük yere sığmaktadır.
Bu arada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli ve şaşırtıcı
bir nokta daha vardır; kafatası ışığı içeri geçirmez.
Yani beynin içi kapkaranlıktır, dolayısıyla beynin ışığın
kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir. Görüntü
merkezi denilen yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı,
belki de hiç karşılaşmadığınız kadar karanlık bir yerdir.
Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl bir
dünyayı seyredersiniz. Rengarenk bir doğa, ışıl ışıl bir
manzara, yeşilin her tonu, meyvaların renkleri, çiçeklerin
desenleri, güneşin parıltısı, kalabalık bir sokaktaki
tüm insanlar, trafikte hızla yol alan araçlar, bir alışveriş
merkezindeki yüzlerce çeşit kıyafet olmak üzere herşey
bu zifiri karanlık yerde oluşur. Özellikle de bu karanlığın
içinde renklerin oluşumu halen daha çözülebilmiş değildir.
Klaus Budzinski de bu konuda şöyle demektedir:
..insan gözünün
ışık ile renkleri algılayan ağ tabakasının, bunu görme siniri
yoluyla nasıl beyne ilettiği ve beyinde ne gibi fiziksel-fizyolojik
etkiler oluşturduğu sorusuna gelince, renk bilimcilerimiz
bir cevap veremiyor.4
Buradaki ilginç durumu
bir örnekle açıklayalım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim.
Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama
bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın ve sıcaklığın
aslı ile hiçbir zaman muhatap olamaz. Mumun ışığını ve sıcaklığını
hissettiğimiz anda bile kafamızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır
ve ısısı hiç değişmez. Karanlık beynimizin içinde, aydınlık,
ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
Güneş ışığında da
durum bundan farklı değildir. Güneşe baktığınızda gözünüzün
kamaşması ya da cildinizde kavurucu sıcaklığını hissetmeniz
de bunların algı olduğu ve beyindeki görme merkezinizin
kapkaranlık olduğu gerçeğini değiştirmez.
R.L.Gregory, bizim
çok doğal karşıladığımız görme sistemindeki mucizevi durumu
şöyle ifade etmektedir:
Görme olayına o kadar
alışmışız ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına
varmak büyük bir hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate
alın. Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor,
ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz.
Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını
algılıyoruz ve bu bir mucizeden
farksız aslında.5
Bu durum diğer algılar
için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, beyinde birer
elektrik sinyali olarak algılanırlar.
Duyma olayı da böyledir:
Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla
toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini
güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri
elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı
görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir.
Gözdeki durum kulak için de geçerlidir,
yani kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez.
Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin
içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler beyinde
algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir
insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın
herşeyi duyar. Ses geçirmeyen, derin bir sessizliğin ve
ıssızlığın hakim olduğu beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız,
bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne
dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz.
Ancak o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses
düzeyi ölçülse burada keskin bir sessizliğin hakim olduğu
görülecektir.

Bir ateşin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz
anda bile beynimizin içi kapkaranlıktır ve ısısı
hiç değişmez.
|
Koku algımızın işleyişi de buna benzerdir:
Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun
epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerinde bulunan
alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime girer. Bu
etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve
koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin
diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin
etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra,
beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir.
Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz
kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu
beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne
hiçbir zaman ulaşamaz. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize
ulaşan yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak,
doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak
bildiğiniz kokular duyu organlarınız aracılığı ile algıladığınız
elektrik uyarılarıdır. Bu konuda Berkeley; "Önce,
renklerin, kokuların vb. gerçekte var olduğu sanıldı;
ama daha sonra, bu çeşit görüşler reddedildi ve görüldü
ki bunlar ancak duyumlarımız sayesinde vardır." 6
demektedir.
Benzer şekilde, insan
dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır.
Bunlar tuzlu, şekerli, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir.
Tat alıcılarımız bir dizi işlemden sonra bu algıları kimyasal
sinyallere dönüştürür ve beyne iletir. Ve bu kimyasal sinyaller
de beyin tarafından tat olarak algılanır. Bir çikolatayı
ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat,
elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır.
Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini
göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize
giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi
bir şeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu
tamamen yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza
bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının
o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka
birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı
olduğundan emin olmamız mümkün değildir.
Bu gerçekle ilgili
Lincoln Barnett şöyle demektedir:
Hiç kimse kendisinin
kırmızıyı ya da Do notasını duyuşunun başka bir insanınki
ile aynı olup olmadığını bilemez.7
Bizler ancak duyu organlarımızın bizlere
ilettiği kadarını bilebiliriz. Çünkü dışımızdaki mutlak
gerçekliğe doğrudan ulaşmamız mümkün değildir. Onu da
yorumlayan beyindir. Aslına hiçbir koşulda ulaşamayız.
Dolayısıyla aynı şeyden söz ettiğimizi düşündüğümüzde
dahi, aslında herkesin beyni farklı bir şey algılıyor
olabilir. Bunun sebebi algılanan şeyin algılayana bağlı
oluşudur.

Bir cisimden gelen ışık demetleri retina üzerine
ters olarak düşerler. Burada elektrik sinyaline
dönüşen görüntü beynin arka tarafındaki görme merkezine
ulaştırılır. Görme merkezi dediğimiz yer küçücük
bir alandır. Beyin ışığı geçirmediği için, görme
merkezine de ışığın ulaşması mümkün değildir. Yani
biz, ışıl ışıl ve derinlikli bir dünyayı küçücük
ve ışığın asla ulaşamadığı bir noktada algılarız.
|
Dokunma duyumuzun
işleyişinde de aynı mantık geçerlidir. Bir cisme dokunduğumuzda
dokunma alıcılarımız dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza
yardımcı olacak bilgileri derideki duyu sinirleri aracılığıyla
beyne ulaştırır. Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği
gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız
ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir.
Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde
değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık
ya da soğukluk gibi nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler
duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı
bu uyarılar sonucunda elde ederiz. Ünlü bilim felsefecisi
Bertrand Russell bu konuda şunları söyler:
.Parmaklarımızla
masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu parmak
uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik
etkisidir. Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların
yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı
etki, bir başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına
rağmen aynı şeyi hissedecektik.8
Dışımızdaki dünyanın
tamamen algılar yoluyla tanınabildiği konusu bilimsel bir
gerçektir. George Berkeley "İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine
İnceleme" adlı yapıtında şunları söyler:
.Görme yoluyla ışık
ve renk, onların çeşitli dereceleri ve farklılıkları düşüncesine
sahip oluyorum; Dokunma ile yumuşağı ve serti, sıcağı ve
soğuğu, hareketi ve direnci algılıyorum.. Koku alma bana
kokuları; tat alma tatları, işitme ise sesleri öğretiyor.
Bu duyumlardan bazıları bir arada gözlemlendikleri için,
onlara ortak bir ad verilir ve onlar bir şey sayılırlar.
Böylece örneğin belli bir düzenleniş içerisinde, bir renk,
bir tat, bir koku, bir biçim ve bir sertlik birlikte gözlemlendiğinde
elma sözcüğüyle belirlenen ayrı bir şey olarak tanınır;
öteki düşünce dermeleri, taş, ağaç, kitap ve öteki duyumlanabilir
şeyleri meydana getirirler.9
Dolayısıyla görme, duyma, koku alma, tat
ve dokunma ile ilgili merkezlerdeki bilgileri değerlendiren
beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki
"aslı" ile değil, beynimizde oluşan şekilleri ile karşı
karşıya kalmaktadır. Oysa biz beynimizde meydana gelen
görüntüleri, dışarıdaki gerçek madde zannederek yanılırız.
Ancak kitap boyunca görüldüğü gibi, böyle bir yanılgıya
düşmeyip bu gerçeği fark eden düşünürler ve bilim adamları
da elbette ki çıkmıştır.
4- Bilim ve Teknik, Klaus Budzinski,
P.M. den tercüme, sayı 227, s. 6-7
5- R.L.Gregory, Eye and Brain:
The Psychology of Seeing, Oxford University Press Inc. New
York, 1990, s.9
6- "Treaties Concerning the
Principle of Human Knowledge", 1710, Works of George Berkeley,
vol. I, ed. A. Fraser, Oxford, 1871
7- Lincoln Barnett, Evren ve
Einstein, Varlık Yayınları,Çev: Nail Bezel, s.20
8- Bertrand Russell, Rölativitenin
Alfabesi, Onur Yayınları, 1974, s.161-162
9- "Treaties Concerning the
Principle of Human Knowledge", 1710, Works of George Berkeley,
vol. I, ed. A. Fraser, Oxford, 1871, s.35-36