dostlarının
zihninde meydana gelen bir algı olması onların sevilmelerini
engellemektedir. Eğer bir insan, yakınlarını ve dostlarını,
onların bedenlerinden veya maddi varlıklarından dolayı seviyorsa
bu zaten yanlış bir sevgi şeklidir.Doğru olan, bir insanı,
Allah'ın o insanda tecelli eden özelliklerinden dolayı sevmektedir.
Örneğin biz Peygamberimizi hiç görmediğimiz halde, onda
Allah'ın Veli, Melik, Kerim, Vekil gibi birçok sıfatının
çok güzel tecelli ettiğini, Allah'ın en beğendiği ahlakı
onda tecelli ettirdiğini bildiğimiz için kalbimizde ona
karşı çok büyük bir sevgi ve muhabbet duyarız. Ama bu sevgimizin
tek kaynağı aslında Peygamberimizin asıl sahibi olan Allah'a
olan sevgi ve muhabbetimizdir.
Müslümanlar, insanları da, varlıkları
da Allah'a olan sevgilerinden, bu varlıklar Allah'ın bir
tecellisi olduklarından dolayı severler. Örneğin bir kuzuyu
seven bir insan, o kuzuda Allah'ın merhametinin, şefkatinin
bir tecellisini, Allah'ın o kuzuda yarattığı sevimliliği
sevdiği için kuzuya sevgi gösterir. Kuzuyu tek başına, müstakil
bir varlık olarak sevmez.

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye
(her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval
bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları
tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır.
(Fatır Suresi, 41) |
Bir Müslüman hiçbir insana veya varlığa müstakil
bir sevgi veya bağlılık duymaz. Tüm sevgilerin kaynağı Allah
sevgisidir. Kuran'da, "...Sizin Allah'tan
başka veliniz ve yardımcınız yoktur." (Bakara Suresi, 107)
ayetiyle, insanın Allah'tan başka dostu olmadığına
dikkat çekilmiştir. O halde sevdiklerimiz de Allah'tan ayrı,
müstakil varlıklar olarak bizim velimiz ve yardımcımız olamazlar.
Dolayısıyla, tüm yakınlarımızın, dostlarımızın zihnimizde
bir algı olması bu gerçeği daha da kuvvetlendirmektedir.
Bizler, örneğin annemizi severken, aslında sevdiğimiz Allah'ın
anne görüntüsünde tecelli ettirdiği Rahim, Rauf, (Esirgeyen),
Asim (Koruyucu) sıfatlarıdır. Dolayısıyla, biz aslı olsun
veya olmasın, bir insanı sevdiğimizde gerçekte Allah'ı severiz.
İnsanları, Allah'tan ayrı tutarak sevenler,
insanlara Allah'tan bağımsız müstakil varlıklarmış gibi
bağlananlar, insanları Allah'ı sever gibi sevenler, çok
büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü Kuran'a göre tek sevgi
ve bağlılık Allah'a karşıdır, varlıklar ise Allah'ın tecellileri
olarak sevilir. Allah, insanlara müstakil bir değer vererek
bağlananlar için Kuran'da şöyle buyurmuştur:
İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş
ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever
gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri
daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman,
muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın
vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.
(Bakara Suresi, 165)
Ayette de bildirildiği gibi, insanlara veya
varlıklara Allah'ın varlığının dışında bir varlık vermek
ve onlara bu şekilde bağlanmak onları Allah'a eş ve ortak
tutmaktır. Oysa Allah'ın dışında hiçbir varlık herhangi
bir şeyi yapmaya, herhangi bir fiili işlemeye kadir değildir.
Kuran'ın pek çok ayetiyle, Allah'tan başka varlıklara güç
atfeden insanlara bu gerçek bildirilmiştir:
Allah'tan başka taptıklarınız sizler gibi
kullardır. Eğer doğru iseniz, hemen onları çağırın da size
icabet etsinler. Onların yürüyecek ayakları var mı? Ya da
tutacakları elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var?
Yoksa işitecek kulakları mı var? De ki: "Ortak koştuklarınızı
çağırın, sonra bir düzen (tuzak) kurun da bana göz bile
açtırmayın." Hiç şüphesiz, benim velim Kitabı indiren Allah'tır
ve O salihlerin koruyuculuğunu (veliliğini) yapıyor. O'ndan
başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine
de. Eğer onları doğru yola çağırırsanız işitmezler. Onları
sana bakar (gibi) görürsün, oysa onlar görmezler bile. (Araf
Suresi, 194-198)
Yukarıdaki ayetlerde açıkça haber verildiği
gibi, Allah'tan başka hiçkimsenin herhangi bir şekilde bir
insana yardım etmesi mümkün değildir. İnsanın en sevdiği,
hayatı boyunca mutlak varlıklar olduklarını zannettikleri
annesi, babası, çocukları, arkadaşları da olsa zor bir durumda
kaldığında o insana yardım edemezler. Bir insanın yakınlarının,
dostlarının yardımı, ancak Allah'ın dilemesi ve izniyledir.
Allah'ın dilemesi dışında hiçbir insanın kendi kendine dahi
yardım etmesi mümkün değildir. Hatta Allah'ın dilemesi dışında
bir insanın yürümesi, görmesi, duyması kısacası varlığını
sürdürmesi de imkansızdır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki, dışarıda asıllarının
olup olmadığını bilmediğimiz, sadece bazı kimselerin dışarıda
asılları olduğunu iddia ettikleri varlıklar, ahirette bu
iddiayı öne sürenlerden uzaklaştırılacaktır. Ve Kuran'da
bildirildiği gibi herkes "yapayalnız" sorguya çekilecektir.
Yani dünyada nasıl herkes aslında sadece Allah ile beraberse,
ahirette de öyle hesaba çekilecektir. Allah, bu gerçeği
bir ayetinde şöyle bildirir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi
(bugün de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)'
bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız.
İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi
şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar)
parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz
sizlerden uzaklaşmıştır. (Enam Suresi, 94)
Her insan, örneğin bir dostuna bakarken, zihninde
Allah'ın kendisi için yarattığı dost görüntüsünü görür.
Beynine giden sinirler kesilse, dostunun görüntüsü kaybolacaktır.
Daima Diri ve Kaim olan sadece Allah'tır. Öyle ise, insan,
aslı ile asla bağlantı kuramayacağı, sadece zihninde olan
bir varlığa neden bağlansın? Unutulmamalıdır ki, insanın
bağlanacağı, severek boyun eğeceği tek dostu Yüce Allah'tır.
6. "İnsan ister ki sevdikleri de
kendisi gibi gerçek ve daimi olsun" ifadesindeki yanılgı
Sayın Kardaş, yukarıda verdiğimiz ifadesinin
ardından, yakınlarını, dostlarını kastederek "Halbuki insan
ister ki onlar da kendisi gibi gerçek ve daimi olsun. Başka
türlü nasıl olabilir." demiştir.
Bu ifadeler de Sayın Kardaş'ın, maddenin gerçek
mahiyeti ile ilgili anlatılan konuyu anlamadığını veya üzerinde
gereği gibi düşünmediğini göstermektedir. Sayın Kardaş'ın
kendisi de "gerçek ve daimi" değildir ki, yakınlarının da
kendisi gibi olmasını istesin. Bu gerçeğin üzerinde gereği
gibi düşünürse, kendi bedeninin de Allah'ın ruhuna izlettirdiği
bir görüntü olduğunu anlayacaktır.
Bazı insanların bedenlerine dokunuyor olmaları,
parmaklarını kestiklerinde acı hissetmeleri, sahip oldukları
bedenin bazı ihtiyaçlarını karşılıyor olmaları bu insanlara
kendi bedenlerinin maddi bir gerçekliği olduğu hissini verebilir.
Oysa, tüm diğer varlıklar gibi insanın kendi bedeni de bir
algıdır ve insanın kendisi, kendi bedeninin maddi bir gerçekliği
var mı asla bilemez. Örneğin parmağını kestiğinde duyduğu
acı, yine bir algıdır. Veya karnı acıkıp da yemek yediğinde
duyduğu tokluk hissi yine bir algıdır. İnsanın beynine dışarıdan
verilecek olan suni uyarılar bu tokluk hissini yemek yemeden
de meydana getirebilecektir. İlk bölümde detayları ile anlatıldığı
için bu konunun detayları burada tekrar edilmeyecektir.
Ancak, insan hiçbir zaman kendi bedeninin maddi bir gerçekliği
olduğundan emin olamaz. Acıları hisseden, dokunan, bu yazıyı
okuyarak anlayan, eleştiriler yazan, Allah'ın insana verdiği
ruhtur. Dolayısıyla insanın kendisi de Allah'ın bir tecellisidir.
Sayın Kardaş'ın sandığı gibi gerçek ve daimi değildir.
7. Maddenin hayal, Allah'ın ise tek
mutlak varlık olması kul için şereftir.
Burada anlatılanların bize gösterdiği en önemli
gerçek, tek mutlak varlığın Allah olduğu, diğer tüm varlıkların
ise Allah'ın ruhumuza algılattığı hisler olduğudur. İnsanların
çoğu, Allah'ın gücünü kavrayamadıklarından ve Allah'ın varlığına
inansalar dahi materyalist felsefenin madde hakkındaki görüşlerinin
etkisi altında olduklarından dolayı, O'nu göklerde bir yerlerde
bulunan ve dünya işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak
düşünürler. Bu mantığın temeli, evrenin bir maddeler bütünü
olduğu, Allah'ın ise bu maddelerin "dışında" bir yerlerde
bulunduğu şeklindedir.
Bazı insanlar da Kuran'da bildirilen Allah'ın
"her yerde olduğu", "her yeri sarıp kuşattığı" gerçeğini
bilirler, fakat bu konuyu gereği gibi kavrayamazlar. Bilinçaltlarındaki
materyalizm telkini nedeniyle çarpık bir düşünceye kapılırlar.
Kendilerinin mutlak var olduğunu, Allah'ın radyo ya da televizyon
dalgaları veya görünmez, hissedilmez bir varlık gibi maddeleri
çevrelediğini zannederler. (Allah'ı tenzih ederiz)
Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde
bir algıdan ibarettir. Gerçek mutlak varlık ise Allah'tır.
Yani var olan sadece Allah'tır, O'ndan
başka herşey gölge varlıklardır. Böyle olunca da,
Allah'ın madde topluluğunun "dışında" olması gibi bir şey
söz konusu olamaz. Allah "her yerde"dir
ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle
açıklanır:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir,
kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde
ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte
bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir.
(Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir
şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri
ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç
gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
Allah'ın mekandan münezzeh olduğu ve heryeri
çepeçevre kuşattığı gerçeği bir başka ayette şöyle belirtilmektedir:
Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye
dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki
Allah kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Maddesel varlıklar birer algı olduklarına göre
Allah'ı göremezler. Ama Allah, kendi yarattığı maddeyi her
şekliyle görür. Kuran'da "Gözler O'nu
idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder" (Enam Suresi,
103) denilerek bu gerçek haber verilmektedir.
Yani biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız,
Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi
tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek bir
söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.
"Dış dünya" sandığımız algıları seyrederken,
yani hayatımızı sürdürürken de, bize en yakın olan varlık,
herhangi bir algı değil, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da
yer alan "Andolsun, insanı biz yarattık
ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz.
Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16)
ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi
bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli
gerçeği kavrayamaz. Çünkü örneğin "kendi" zannettiği yer
beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30
cm. gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama hayatı boyunca
gördüklerinin gerçeği ile asla muhatap olmadığını, herşeyin
hayal olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak,
yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah
kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.
Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu, "Kullarım
Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..."
(Bakara Suresi, 186) ayeti ile bildirir. Bir başka
ayette geçen, "Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır"
(İsra Suresi, 60) ifadesi de yine aynı gerçeği haber verir.
İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine
kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden
bile daha yakındır. "Hele can boğaza
gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa
Suresi, 83-85) ayetiyle de bu gerçeğe dikkat çekmiştir.
Ancak ayette de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri
için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.
Tüm bu anlatılanlardan çıkan sonuç, tek ve
gerçek mutlak varlığın Allah olduğudur. Allah ilmiyle, bir
gölge varlık olan insanı ve diğer herşeyi kuşatmıştır. Bir
ayette, "Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır
ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi
kuşatmıştır" (Taha Suresi, 98) denilerek bu gerçeği
işaret edilmektedir. Öte yandan, bir gölge varlıktan başka
bir şey olmayan insanın, Allah'tan bağımsız bir güç ve iradeye
sahip olması da mümkün değildir. Nitekim "Sizi
de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" (Saffat
Suresi, 96) ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah'ın
kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. Kuran'da bu gerçek
bildirilmekte ve "... Attığın zaman
sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17)
ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır.
İnsan gölge varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi
olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini
vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır.
Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller
olarak kabul etmesi, açıkça kendini aldatmasıdır.
İşte, maddenin ardındaki sır konusu ile anlatılan
en büyük gerçeklerden biri budur. Bir insan bunu kabullenmek
istemeyebilir, kendisini Allah'tan bağımsız bir varlık sanmaya
devam edebilir, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
Ayrıca, tek mutlak varlığın
Allah olduğunu, maddenin ise bir hayal olduğunu bilmek,
bir kul için çok büyük bir nimet ve şereftir. Sayın
Kardaş bu gerçeği tam kavrayamadığı için maddenin hayal
olduğu gerçeğini "insan fıtratına itici gelen" bir düşünce
olarak nitelendirmiştir. Aksine bu, insanın kulluk bilincini
artıran, Allah'a karşı ne kadar aciz ve muhtaç olduğunu
gösteren, salih bir Müslümanın hoşuna giden olağanüstü güzel
bir gerçektir. Bunun bilincinde olan bir insan Allah'a yalvara
yalvara dua ederken, "Rabbim ben ve
çevremde güç sahibi sandıklarımın her biri bir gölge varlık.
Bir tek Sen varsın. Herşeye güç yetiren bir tek Sensin"
der ve bu gerçekleri olabilecek en şiddetli şekilde
hisseder. Böyle bir insanın büyüklenmesi, azamet ve kibir
içinde olması, yaptıklarını ve sahip olduklarını kendinden
bilmesi imkansızdır. Bu nedenle daima Allah'a yönelir ve
daima Rabbimize şükredici olur.
Maddenin insanın zihninde oluşan bir algı olduğu,
dışarıdaki aslı ile hiçbir zaman muhatap olmanın mümkün
olmadığı gerçeği, materyalistleri şiddetle korkutur veya
endişelendirir. İnananların bu gerçekten çekinmeleri, endişeye
kapılmaları içinse hiçbir sebep yoktur. Aksine Allah'a iman
eden insanlar maddenin ardındaki sırrı kavradıklarında büyük
bir sevinç duymaktadırlar. Çünkü bu gerçek her türlü konunun
anahtarıdır. Bu kilit açıldığı anda tüm sırlar açığa çıkar.
Kişi normalde belki anlamakta zorluk çektiği pek çok konuyu
bu sayede rahatlıkla anlar hale gelir.
Ölüm, cennet, cehennem, ahiret, boyut değiştirme
gibi konular anlaşılmış ve "Allah nerede?", "Allah'tan önce
ne vardı?", "Allah'ı kim yarattı?", "Kabir hayatı ne kadar
sürecek?", "Cennet ve cehennem nerede?", "Cennet ve cehennem
şu an var mı?" ve bunlar gibi önemli sorular böylece kolayca
yanıtlanmış olur. Ve Allah'ın tüm bir evreni nasıl bir sistemle
yoktan var ettiği kavranır.
Bu sırrın kavranmasıyla birlikte, dünya
inanan insan için cennete benzemeye başlar. İnsanı
sıkan her tür maddesel endişe, kuruntu ve korku kaybolur.
İnsan, tüm evrenin tek bir Hakimi olduğunu, O'nun tüm maddesel
dünyayı dilediği gibi değiştirdiğini ve yapması gereken
tek şeyin O'na yönelmek olduğunu kavrar. Artık o, "her
türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak" (Al-i
İmran Suresi, 35) Allah'a teslim olmuştur.
Bu sırrı kavramak, dünyanın en büyük kazancıdır.
Bilinmelidir ki, hiçbir insan için Allah'tan başka dost
ve yardımcı yoktur. Allah'tan başka
hiçbir şey yoktur; kendisine sığınılacak, yardım
istenecek, karşılık beklenecek tek mutlak varlık O'dur...
Ve her nereye dönersek, Allah'ın yüzü oradadır.