3. "DIŞIMIZDAKİ DÜNYA (UMUMİ DÜNYA) SABİTTİR, DEĞİŞMEZ" DÜŞÜNCESİ ASLA İSPAT EDİLEMEZ

Sayın Kardaş, yazısında şöyle bir iddiada bulunmaktadır:

Halbuki bir umumi dünya vardır, bir de insanın hususi dünyası. Umumi dünya yani bizim dışımızdaki dünya sabittir, değişmez. Hususi dünya ise değişebilir, sabit değildir.

Sayın Kardaş, insanların tüm dünyayı zihinlerinde algıladıklarını kabul etmekte, ancak zihnimizde algıladıklarımızın dış dünyada

(umumi dünyada) "sabit" olan varlıklar olduğunu öne sürmektedir. Ancak, burada önemli bir yanılgıya düşmektedir. Çünkü Sayın Kardaş'ın bu iddiasını destekleyebileceği tek bir delili veya dayanağı yoktur. Çünkü ne Sayın Kardaş, ne bir nörolog, ne bir beyin cerrahı, ne bir felsefeci, ne de herhangi bir insan bugüne kadar beyninin dışına çıkamamıştır ki, beyninin dışında ne olduğunu bilebilsin?

İnsanın hayatına dair bildiği herşey gözleriyle gördükleri, kulaklarıyla duydukları, elleriyle dokunduklarından, kısacası duyu organlarıyla algıladıklarından oluşur. Yani insan daima kendi "hususi dünyasında" yaşar. Uzaydaki yıldızlar, üzerinde yaşadığımız dünya, dünyayı dolduran milyarlarca insan, çevremizde gördüğümüz her canlı, evimiz, evimizin içindeki eşyalarımız, şu an üzerinde oturduğumuz koltuk, elimizde tuttuğumuz kitap ve daha milyonlarca detayla şimdiye kadar binlerce kez karşılaşmışızdır. Ancak bunların hepsi, yine bizim "hususi dünyamıza" ait hislerdir. HİÇBİR İNSAN, ŞİMDİYE KADAR BU SAYDIKLARIMIZIN HİÇBİRİNİN ASLINI, YANİ "UMUMİ BİR DÜNYAYI" GÖRMEMİŞTİR.

İnsanlar sadece çevrelerindeki her detayın beyinlerine ulaşan kopyalarını görürler. Ancak hiçkimsenin görmediği "madde" denen bir varlığa inanırlar. Oysa madde, insanların gördükleri hayallere taktıkları bir isimden başka birşey değildir. Hiçbir insanın bir maddenin aslının neye benzediğini bilmesi mümkün değildir; çünkü hiçbir insan maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olmamıştır. İlk insandan bu yana yeryüzünde bir sesin aslını duyan, bir manzaranın aslını gören veya bir gülün aslını koklayan tek bir insan bile olmamıştır.

"Dışarıda maddi bir dünya var" diye iddia edenlerin ise ellerinde, bunu ispatlayabilecekleri tek delil yine hayalleridir. Bunu yine şöyle bir örnekle açıklayalım:


Bu dağcıların her biri, manzaradan gelen ışınların, beyinlerinde ayrı ayrı yorumlanmış hallerini görürler.

Bir dağın zirvesinde oturup, çevresini saran eşsiz manzarayı seyreden bir dağcı, bu olağanüstü güzelliği beyninin içinde gördüğünden habersizdir. Oysa bu uçsuz bucaksız görüntü, dağcının beyninin içindeki birkaç mercimek tanesi büyüklüğündeki görme merkezinde oluşur. Gördüğü şey ise, manzaradan gelen ışınların, beyninde yorumlanmasından başka bir şey değildir. Yani gerçekte o manzarayı değil, manzaranın elektrik sinyallerinden oluşmuş, birebir benzeyen kopyasını görmektedir. Bu benzerlik dolayısıyla dağcı, manzaranın dışarıdaki aslıyla karşı karşıya olduğunu düşünür. Dışarıda maddenin var olduğuna inanır.

Buna inanmakta özgürdür. Ancak şunu da kesinlikle aklından çıkarmamalıdır ki, dünya yaratıldığından beri hiçbir insan maddenin aslını görememiştir ve o da hiçkimsenin görmediği birşeye "var" demektedir. Elindeki tek delili ise beyninde oluşan bir hayaldir.

Bu örnekte de açıkladığımız gibi, insan ancak beyninde oluşan kopya görüntüleri görebilir, kopya sesleri duyabilir. Tanıdığı tek dünya "hususi dünya", yani zihninde oluşan dünyadır ve varlığından emin olabileceği tek dünya da budur.

Dışarıda gerçek yani "umumi" bir dünya var mıdır, ya da yok mudur bunu hiçbir zaman bilemeyiz. Ama dışarıda asılları olduğunu farz etsek bile, kafatasımızın dışına asla ulaşamayız. Ne yaparsak yapalım, kafatasımızın dışına çıkıp, seyrettiğimiz görüntünün asılları ile bağlantıya geçemeyiz. Öyle ise, beynimizin dışında ne olup olmadığı da bizim için bir önem taşımaz. Biz, Allah bize ne gösterirse yalnızca onunla muhatap olabiliriz.

Asıl önemli olan ise, "maddenin dışarıda aslı var, herkesin gördüğü bir umumi dünya var" diye ısrar etmenin o kişiye hiçbir şey kazandırmayacağıdır. Çünkü aslı olsa da, insan, beyninin içinden dışarı çıkıp, o asıllar ile muhatap olamaz. Hiçbir zaman o asıllara dokunamaz. Öyle ise, dışarıdaki asılları veya umumi bir dünyanın varlığı onu neden ilgilendirmektedir? Bir insanın, hiçbir zaman ulaşamadığı, göremediği, koklayıp tadamadığı, duyamadığı maddenin, mutlak varlığı hakkında bu derece ısrarcı olması anlaşılır bir durum değildir.

Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir: Algıları dışında maddenin, yani dış dünyanın var olduğunu söyleyen biri, yine bu dünyayı görmek için bir göze ihtiyaç duyacaktır. Ve bu dış dünya gözlerinin içinden geçip bir elektrik sinyaline dönüşecek ve elektrik sinyalleri beyninde görüntü meydana getirecektir. Bu kişi yine beynindeki dünyayı görecektir. Eğer bu kişinin beynine giden sinirler kesilse, "dışarıda var" dediği görüntü de bir anda kesilecektir. O halde hiçbir zaman, hiçbir şekilde aslını göremeyeceği, aslı olsa bile kendisine bir fayda sağlamayacağı için bu konuda bu kadar ısrar etmenin anlamı nedir? (İlerleyen sayfalarda, bu ısrarın sebebini ve materyalist düşüncenin altında yatan sapkın mantığı detaylı olarak anlatacağız.)

"Gören" olmazsa, görüntü de olmaz

Sayın Kardaş yazısında, "dolayısıyla alemdeki herşeyi kendilerine has ve bağlı görmekte, kendileriyle birlikte görüntüler alemi bitmekte ve perde kapanmaktadır" diyerek, maddenin aslının sadece zihinde oluştuğunu kabul edenleri eleştirmektedir.

Oysa bu gerçek sadece maddenin gerçeğini kabul edenler için değil, Sayın Kardaş gibi kabul etmeyenler için de geçerlidir. Sayın Kardaş bunu kendisi deneyerek görebilir. Bir insan gözünü kapattığında veya biraz önce belirttiğimiz gibi gözünden beynine giden sinirler kesildiğinde, o kişinin tüm görüntüsü kaybolacak, perdesi kapanacaktır. Böyle bir durumda, Sayın Kardaş "umumi dünyayı" nasıl ispatlayacaktır?

Sayın Kardaş'ın görüntüler alemi, kendisine hastır ve Allah dilediğinde dilediği şekilde onun perdesini kapatabilir. Sözgelimi, ölüm, insan ruhunun bu dünyaya ait gördüğü görüntülere getirilen bir perdedir. Ölümle birlikte bu dünyadaki perdesi kapanan insana Allah yeni bir perde açar ve ahiret görüntüsünü göstermeye başlar.

İnsanın algıları için dış dünyanın varlığı şart değildir

Tekrar belirtelim ki, "dış dünya"ya hiçbir zaman ulaşamadığımıza göre, bu dünyanın gerçekten var olduğunu asla bilemeyiz.

Aksine, her nesne yalnızca algıların bir toplamı olduğuna, algılar da yalnız zihinde var olduklarına göre, tanıdığımız, bildiğimiz ve varlığından emin olabileceğimiz tek dünya sadece algılar dünyasıdır. Beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel karşılıkları olduğunu ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi asla ispatlayamayız. Bu algılar pekala "yapay" bir kaynaktan da geliyor olabilirler. Nitekim günümüzde, teknolojideki olağanüstü ilerleme ile bu teknik olarak sağlanabilmiştir. Örneğin Time dergisinin 4 Haziran 2001 sayısında şöyle bir teknolojik gelişmeye yer verilmiştir:

Teknoloji, bazı nesnelerin şekillerini ve üzerindeki dokuyu "hissetmemizi" sağlayabilir. Southern California Üniversitesi'nden uzmanlar, bir müzede bulunan Çin vazolarının, lazer fotoğrafı tekniği ile 3 boyutlu görüntülerini oluşturdular. Ayrıca kurulan bir düzenek ile, kişilerin parmaklarına duyu gönderilebiliniyor. Örneğin bilgisayar ekranındaki sanal vazo üzerinde "stylus" ismi verilen duyu ileticisini gezdirdiğiniz zaman, vazonun kıvrımlarını ve parlak yüzeyini dokunmuşcasına hissedebiliyorsunuz.


Simülatörlerle insanlar kendilerini olmadıkları mekanlarda zannedebilmekte, olmayan maddelere dokunduklarına inanmaktadırlar. Bu, algıların yapay bir kaynaktan gelebileceğini, bunun için dış dünyanın varlığına ihtiyaç olmadığını gösteren çok açık bir örnektir.

Görüldüğü gibi, bir vazoya dokunmadan bir insana verilecek olan suni iletiler, o kişiye vazoya dokunduğu hissini verebilmektedir. Buna bir başka örnek olarak, günümüzde birçok alanda sıkça kullanılan simülatörleri verebiliriz. Simulatörler sayesinde, başa takılan gözlüklü bir başlık ve eldiven bağlantısıyla hayali bir ortam oluşturulabilmekte ve bunları kullanan kişi bu ortamları aynen gerçek gibi yaşayabilmektedir. Simülatörlerde kişinin eline taktığı eldiven, içindeki mekanizmanın etkisiyle parmak uçlarından beynine sinyaller gönderir ve bu sinyaller neticesinde insan örneğin akan bir suya dokunduğunu hissedebilir. Bu mekanizmanın benzeri kafatasına taktığı kaskta da bulunmaktadır. Algının kusursuz olabilmesi için kasktan kişinin beynine sinyaller gider ve bu sinyaller neticesinde akan suyun görüntüsü ve sesi de beyninde oluşur. Ortada akan bir su yokken, kişi gerçekten akan bir suyun yanında durduğunu ve elinin bu su ile ıslandığını hisseder.

Bu örnekler, bize algılarımızın yapay bir kaynaktan gelebileceğini ve bunun için dış dünyaya ihtiyaç duymadığımızı göstermeleri açısından önemlidir. Ünlü bilim felsefecisi Bertrand Russell bu konuda şunları söyler:

. Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu parmak uçlarındaki elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından oluşmuştur. Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.13


Masaya ellerini koyan kişi, masanın aslına dokunduğunu zanneder. Ancak yapay uyarılarla, örneğin bir bilgisayardan beyne gönderilen uyarılarla, aynı hissi oluşturmak mümkündür.

Görüldüğü gibi, maddesel karşılıkları olmayan algıları gerçek sanarak aldanmamız çok kolaydır. Nitekim bu gerçeği rüyalarımızda sık sık yaşarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi birer algıdan başka bir şey değildir. Rüya ile "gerçek dünya" arasında ise temel bir fark yoktur; her ikisi de zihinde yaşanır.

Öyle ise, bir insanın "nesneleri zihnimde algıladığıma göre dışarıda bu nesnelerin asılları mutlaka vardır" diye bir mantık öne sürmesi son derece anlamsız ve gerçek dışıdır. Hiçbir insan, hiçbir zaman, zihninde gördüğü görüntülerin aslına ulaşamamıştır, ulaşamaz da.

4. Maddenin gerçek mahiyetinin "Allah'ın isimlerine perde olduğu" iddiası çok büyük bir yanılgıdır.

Sayın Kardaş, yazısında "bu düşünce ile Allah'ın birçok isimlerine perde çekilmekte, Rezzak, Vehhab, Hallak, Fa'al, Kerim, Rahim gibi pek çok mukaddes isimler asliyetini yitirmekte ve tebei olmaktadır" demiştir. (Allah'ı tenzih ederiz)

Herşeyden önce Sayın Kardaş'a şunu hatırlatmak isteriz ki, Allah'ın isimlerine hiçbir düşünce, hiçbir güç perde çekemez. Bu nedenle böyle bir ifade kullanmak uygun olmaz.

Ayrıca, maddenin, zihnimizde oluşan bir algılar bütünü olduğu gerçeği, İlker Kardaş'ın belirttiğinin aksine Allah'ın isimlerinin her an her yerde durmaksızın tecelli ettiğini gösteren önemli bir delil niteliğindedir. Çünkü tıpkı bir film görüntüsü gibi, vehim ve hayal mertebesinde oluşan bir görüntü, kendi kendine meydana gelemeyeceğine, mutlaka onu gösteren bir varlık olması gerektiğine göre, bunu var eden bir Yaratıcı var demektir. Görüntünün kesintisiz, sürekli olması ise, Yaratıcı'nın her an yaratmayı sürdürüyor olduğunun açık delilidir. Nitekim, göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurduğunda yok olacakları bir ayette şöyle ifade edilir:

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Allah Neml Suresi'nin 64. ayetinde ise "halkı sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber vermiştir. Yani gördüğümüz görüntülerin kesintisiz, sürekli olmasının nedeni, bu görüntülerin maddesel ve sabit bir varlıklarının olması değil, Allah'ın onları her an yaratıyor olmasıdır. Dolayısıyla, insan her anında, her gördüğü, hissettiği varlıkta, Allah'ın sürekli yaratışının bir tecellisini görür.

Sonuç olarak bu gerçek Allah'ın sıfatlarının kainat üzerindeki tecellilerinin görülmesini daha da netleştirmektedir. Örneğin gördüğü bir ziyafet sofrasının, aslında zihninde kendisine gösterilen bir hayal olduğunu bilen bir insan, hemen bu hayali kendisine gösteren, kendisine sayısız nimeti ve güzelliği sunan, Rezzak olan Allah'ı anacaktır. Bir mülk edinen, ancak edindiği mülkün gerçek mahiyetini bilen, yani onun beyninde bir görüntü olduğunun farkında olan bir insan bu mülk ile şımarıp böbürlenmeyecektir. Aynı Hz. Süleyman gibi, kendisine bu mülkün güzelliğini gösteren, onu bununla zengin eden Vehhab (bağışı çok olan, karşılıksız armağan eden) olan Allah'ı tesbih edecektir. Veya, bir insana Allah'ın varlığını, birliğini, Allah'ın tek mutlak varlık olduğunu, cennetin ve cehennemin varlığını anlatan bir insan, karşısındaki insan iman ettiğinde Allah'ın Hadi (Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran) isminin bir tecellisini görecektir.

Nitekim İmam Rabbani bu gerçeği anlatırken, Allah'ın isimlerini his ve vehim mertebesinde tecelli ettirdiğini şöyle açıklamıştır:

... Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya...14

Bu gerçeğin farkında olan bir insanın başarılarını, elde ettiği zenginliği, eşyalarını, ünvanlarını kendisinden bilmesi, bunları sahiplenerek böbürlenmesi de imkansız hale gelir. Çünkü, her an, her yerde Allah'ın isminin bir tecellisini, Allah'ın kendisine algılattığı bir görüntüyü izlediğini çok iyi bilir. Allah'a karşı ne kadar muhtaç ve aciz olduğunu asla unutmaz.

Allah'ın aşağıdaki ayetinde de bildirdiği gerçeğe "hakkel yakin" iman eder:

Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)

13 Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi, Onur Yayınları, 1974, s. 161-162
14 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile Yayınevi, 1983, s. 517