(umumi dünyada) "sabit" olan varlıklar olduğunu
öne sürmektedir. Ancak, burada önemli bir yanılgıya düşmektedir.
Çünkü Sayın Kardaş'ın bu iddiasını destekleyebileceği tek
bir delili veya dayanağı yoktur. Çünkü ne Sayın Kardaş,
ne bir nörolog, ne bir beyin cerrahı, ne bir felsefeci,
ne de herhangi bir insan bugüne kadar beyninin dışına çıkamamıştır
ki, beyninin dışında ne olduğunu bilebilsin?
İnsanın hayatına dair bildiği herşey gözleriyle
gördükleri, kulaklarıyla duydukları, elleriyle dokunduklarından,
kısacası duyu organlarıyla algıladıklarından oluşur. Yani
insan daima kendi "hususi dünyasında" yaşar. Uzaydaki
yıldızlar, üzerinde yaşadığımız dünya, dünyayı dolduran
milyarlarca insan, çevremizde gördüğümüz her canlı, evimiz,
evimizin içindeki eşyalarımız, şu an üzerinde oturduğumuz
koltuk, elimizde tuttuğumuz kitap ve daha milyonlarca detayla
şimdiye kadar binlerce kez karşılaşmışızdır. Ancak bunların
hepsi, yine bizim "hususi dünyamıza" ait hislerdir. HİÇBİR
İNSAN, ŞİMDİYE KADAR BU SAYDIKLARIMIZIN HİÇBİRİNİN ASLINI,
YANİ "UMUMİ BİR DÜNYAYI" GÖRMEMİŞTİR.
İnsanlar sadece çevrelerindeki her detayın
beyinlerine ulaşan kopyalarını görürler. Ancak hiçkimsenin
görmediği "madde" denen bir varlığa inanırlar. Oysa madde,
insanların gördükleri hayallere taktıkları bir isimden başka
birşey değildir. Hiçbir insanın bir maddenin aslının neye
benzediğini bilmesi mümkün değildir; çünkü hiçbir insan
maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olmamıştır. İlk insandan
bu yana yeryüzünde bir sesin aslını duyan, bir manzaranın
aslını gören veya bir gülün aslını koklayan tek bir insan
bile olmamıştır.
"Dışarıda maddi bir dünya var" diye iddia edenlerin
ise ellerinde, bunu ispatlayabilecekleri tek delil yine
hayalleridir. Bunu yine şöyle bir örnekle açıklayalım:
Bu dağcıların her biri, manzaradan
gelen ışınların, beyinlerinde ayrı ayrı yorumlanmış
hallerini görürler. |
Bir dağın zirvesinde oturup, çevresini saran
eşsiz manzarayı seyreden bir dağcı, bu olağanüstü güzelliği
beyninin içinde gördüğünden habersizdir. Oysa bu uçsuz bucaksız
görüntü, dağcının beyninin içindeki birkaç mercimek tanesi
büyüklüğündeki görme merkezinde oluşur. Gördüğü şey ise,
manzaradan gelen ışınların, beyninde yorumlanmasından başka
bir şey değildir. Yani gerçekte o manzarayı değil, manzaranın
elektrik sinyallerinden oluşmuş, birebir benzeyen kopyasını
görmektedir. Bu benzerlik dolayısıyla dağcı, manzaranın
dışarıdaki aslıyla karşı karşıya olduğunu düşünür. Dışarıda
maddenin var olduğuna inanır.
Buna inanmakta özgürdür. Ancak şunu da kesinlikle
aklından çıkarmamalıdır ki, dünya yaratıldığından beri hiçbir
insan maddenin aslını görememiştir ve o da hiçkimsenin görmediği
birşeye "var" demektedir. Elindeki tek delili ise beyninde
oluşan bir hayaldir.
Bu örnekte de açıkladığımız gibi, insan ancak
beyninde oluşan kopya görüntüleri görebilir, kopya sesleri
duyabilir. Tanıdığı tek dünya "hususi dünya", yani zihninde
oluşan dünyadır ve varlığından emin olabileceği tek dünya
da budur.
Dışarıda gerçek yani
"umumi" bir dünya var mıdır, ya da yok mudur bunu hiçbir
zaman bilemeyiz. Ama dışarıda asılları olduğunu farz
etsek bile, kafatasımızın dışına asla ulaşamayız. Ne yaparsak
yapalım, kafatasımızın dışına çıkıp, seyrettiğimiz görüntünün
asılları ile bağlantıya geçemeyiz. Öyle ise, beynimizin
dışında ne olup olmadığı da bizim için bir önem taşımaz.
Biz, Allah bize ne gösterirse yalnızca onunla muhatap olabiliriz.
Asıl önemli olan ise, "maddenin dışarıda aslı
var, herkesin gördüğü bir umumi dünya var" diye ısrar etmenin
o kişiye hiçbir şey kazandırmayacağıdır. Çünkü aslı olsa
da, insan, beyninin içinden dışarı çıkıp, o asıllar ile
muhatap olamaz. Hiçbir zaman o asıllara dokunamaz. Öyle
ise, dışarıdaki asılları veya umumi bir dünyanın varlığı
onu neden ilgilendirmektedir? Bir insanın, hiçbir zaman
ulaşamadığı, göremediği, koklayıp tadamadığı, duyamadığı
maddenin, mutlak varlığı hakkında bu derece ısrarcı olması
anlaşılır bir durum değildir.
Ayrıca şunu da hatırlatmak gerekir: Algıları
dışında maddenin, yani dış dünyanın var olduğunu söyleyen
biri, yine bu dünyayı görmek için bir göze ihtiyaç duyacaktır.
Ve bu dış dünya gözlerinin içinden geçip bir elektrik sinyaline
dönüşecek ve elektrik sinyalleri beyninde görüntü meydana
getirecektir. Bu kişi yine beynindeki dünyayı görecektir.
Eğer bu kişinin beynine giden sinirler kesilse, "dışarıda
var" dediği görüntü de bir anda kesilecektir. O halde hiçbir
zaman, hiçbir şekilde aslını göremeyeceği, aslı olsa bile
kendisine bir fayda sağlamayacağı için bu konuda bu kadar
ısrar etmenin anlamı nedir? (İlerleyen sayfalarda, bu ısrarın
sebebini ve materyalist düşüncenin altında yatan sapkın
mantığı detaylı olarak anlatacağız.)
"Gören" olmazsa, görüntü de olmaz
Sayın Kardaş yazısında, "dolayısıyla alemdeki
herşeyi kendilerine has ve bağlı görmekte, kendileriyle
birlikte görüntüler alemi bitmekte ve perde kapanmaktadır"
diyerek, maddenin aslının sadece zihinde oluştuğunu kabul
edenleri eleştirmektedir.
Oysa bu gerçek sadece maddenin gerçeğini kabul
edenler için değil, Sayın Kardaş gibi kabul etmeyenler için
de geçerlidir. Sayın Kardaş bunu kendisi deneyerek görebilir.
Bir insan gözünü kapattığında veya biraz önce belirttiğimiz
gibi gözünden beynine giden sinirler kesildiğinde, o kişinin
tüm görüntüsü kaybolacak, perdesi kapanacaktır. Böyle bir
durumda, Sayın Kardaş "umumi dünyayı" nasıl ispatlayacaktır?
Sayın Kardaş'ın görüntüler alemi, kendisine
hastır ve Allah dilediğinde dilediği şekilde onun perdesini
kapatabilir. Sözgelimi, ölüm, insan ruhunun bu dünyaya ait
gördüğü görüntülere getirilen bir perdedir. Ölümle birlikte
bu dünyadaki perdesi kapanan insana Allah yeni bir perde
açar ve ahiret görüntüsünü göstermeye başlar.
İnsanın algıları için dış dünyanın
varlığı şart değildir
Tekrar belirtelim ki, "dış dünya"ya hiçbir
zaman ulaşamadığımıza göre, bu dünyanın gerçekten var olduğunu
asla bilemeyiz.
Aksine, her nesne yalnızca algıların bir toplamı
olduğuna, algılar da yalnız zihinde var olduklarına göre,
tanıdığımız, bildiğimiz ve varlığından emin olabileceğimiz
tek dünya sadece algılar dünyasıdır. Beynimizde seyrettiğimiz
algıların maddesel karşılıkları olduğunu ise, yukarıda da
belirttiğimiz gibi asla ispatlayamayız. Bu algılar pekala
"yapay" bir kaynaktan da geliyor olabilirler. Nitekim günümüzde,
teknolojideki olağanüstü ilerleme ile bu teknik olarak sağlanabilmiştir.
Örneğin Time dergisinin 4 Haziran 2001 sayısında şöyle bir
teknolojik gelişmeye yer verilmiştir:
Teknoloji, bazı nesnelerin şekillerini ve üzerindeki
dokuyu "hissetmemizi" sağlayabilir. Southern California
Üniversitesi'nden uzmanlar, bir müzede bulunan Çin vazolarının,
lazer fotoğrafı tekniği ile 3 boyutlu görüntülerini oluşturdular.
Ayrıca kurulan bir düzenek ile, kişilerin parmaklarına duyu
gönderilebiliniyor. Örneğin bilgisayar ekranındaki sanal
vazo üzerinde "stylus" ismi verilen duyu ileticisini gezdirdiğiniz
zaman, vazonun kıvrımlarını ve parlak yüzeyini dokunmuşcasına
hissedebiliyorsunuz.
Simülatörlerle insanlar kendilerini
olmadıkları mekanlarda zannedebilmekte, olmayan maddelere
dokunduklarına inanmaktadırlar. Bu, algıların yapay
bir kaynaktan gelebileceğini, bunun için dış dünyanın
varlığına ihtiyaç olmadığını gösteren çok açık bir
örnektir. |
Görüldüğü gibi, bir vazoya dokunmadan bir insana
verilecek olan suni iletiler, o kişiye vazoya dokunduğu
hissini verebilmektedir. Buna bir başka örnek olarak, günümüzde
birçok alanda sıkça kullanılan simülatörleri verebiliriz.
Simulatörler sayesinde, başa takılan gözlüklü bir başlık
ve eldiven bağlantısıyla hayali bir ortam oluşturulabilmekte
ve bunları kullanan kişi bu ortamları aynen gerçek gibi
yaşayabilmektedir. Simülatörlerde kişinin eline taktığı
eldiven, içindeki mekanizmanın etkisiyle parmak uçlarından
beynine sinyaller gönderir ve bu sinyaller neticesinde insan
örneğin akan bir suya dokunduğunu hissedebilir. Bu mekanizmanın
benzeri kafatasına taktığı kaskta da bulunmaktadır. Algının
kusursuz olabilmesi için kasktan kişinin beynine sinyaller
gider ve bu sinyaller neticesinde akan suyun görüntüsü ve
sesi de beyninde oluşur. Ortada akan bir su yokken, kişi
gerçekten akan bir suyun yanında durduğunu ve elinin bu
su ile ıslandığını hisseder.
Bu örnekler, bize algılarımızın yapay bir kaynaktan
gelebileceğini ve bunun için dış dünyaya ihtiyaç duymadığımızı
göstermeleri açısından önemlidir. Ünlü bilim felsefecisi
Bertrand Russell bu konuda şunları söyler:
. Parmaklarımızla masaya bastığımız zamanki
dokunma duyusuna gelince, bu parmak uçlarındaki elektron
ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern fiziğe
göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından oluşmuştur.
Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya
çıkmış olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.13
Masaya ellerini koyan kişi,
masanın aslına dokunduğunu zanneder. Ancak yapay uyarılarla,
örneğin bir bilgisayardan beyne gönderilen uyarılarla,
aynı hissi oluşturmak mümkündür. |
Görüldüğü gibi, maddesel karşılıkları olmayan
algıları gerçek sanarak aldanmamız çok kolaydır. Nitekim
bu gerçeği rüyalarımızda sık sık yaşarız. Rüyada tamamen
gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar, nesneler, ortamlar
görürüz. Ama hepsi birer algıdan başka bir şey değildir.
Rüya ile "gerçek dünya" arasında ise temel bir fark yoktur;
her ikisi de zihinde yaşanır.
Öyle ise, bir insanın "nesneleri zihnimde algıladığıma
göre dışarıda bu nesnelerin asılları mutlaka vardır" diye
bir mantık öne sürmesi son derece anlamsız ve gerçek dışıdır.
Hiçbir insan, hiçbir zaman, zihninde gördüğü görüntülerin
aslına ulaşamamıştır, ulaşamaz da.
4. Maddenin gerçek mahiyetinin "Allah'ın
isimlerine perde olduğu" iddiası çok büyük bir yanılgıdır.
Sayın Kardaş, yazısında "bu düşünce ile Allah'ın
birçok isimlerine perde çekilmekte, Rezzak, Vehhab, Hallak,
Fa'al, Kerim, Rahim gibi pek çok mukaddes isimler asliyetini
yitirmekte ve tebei olmaktadır" demiştir. (Allah'ı tenzih
ederiz)
Herşeyden önce Sayın Kardaş'a şunu hatırlatmak
isteriz ki, Allah'ın isimlerine hiçbir düşünce, hiçbir güç
perde çekemez. Bu nedenle böyle bir ifade kullanmak uygun
olmaz.
Ayrıca, maddenin, zihnimizde oluşan bir algılar
bütünü olduğu gerçeği, İlker Kardaş'ın belirttiğinin aksine
Allah'ın isimlerinin her an her yerde durmaksızın tecelli
ettiğini gösteren önemli bir delil niteliğindedir. Çünkü
tıpkı bir film görüntüsü gibi, vehim ve hayal mertebesinde
oluşan bir görüntü, kendi kendine meydana gelemeyeceğine,
mutlaka onu gösteren bir varlık olması gerektiğine göre,
bunu var eden bir Yaratıcı var demektir. Görüntünün kesintisiz,
sürekli olması ise, Yaratıcı'nın her an yaratmayı sürdürüyor
olduğunun açık delilidir. Nitekim, göklerin ve yerin, yani
evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece Allah'ın yaratmasıyla
varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurduğunda yok olacakları
bir ayette şöyle ifade edilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar
diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval
bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları
tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi,
41)
Allah Neml Suresi'nin 64. ayetinde ise "halkı
sürekli yaratmakta olan" olduğunu haber vermiştir. Yani
gördüğümüz görüntülerin kesintisiz, sürekli olmasının nedeni,
bu görüntülerin maddesel ve sabit bir varlıklarının olması
değil, Allah'ın onları her an yaratıyor olmasıdır. Dolayısıyla,
insan her anında, her gördüğü, hissettiği varlıkta, Allah'ın
sürekli yaratışının bir tecellisini görür.
Sonuç olarak bu gerçek Allah'ın sıfatlarının
kainat üzerindeki tecellilerinin görülmesini daha da netleştirmektedir.
Örneğin gördüğü bir ziyafet sofrasının, aslında zihninde
kendisine gösterilen bir hayal olduğunu bilen bir insan,
hemen bu hayali kendisine gösteren, kendisine sayısız nimeti
ve güzelliği sunan, Rezzak olan
Allah'ı anacaktır. Bir mülk edinen, ancak edindiği mülkün
gerçek mahiyetini bilen, yani onun beyninde bir görüntü
olduğunun farkında olan bir insan bu mülk ile şımarıp böbürlenmeyecektir.
Aynı Hz. Süleyman gibi, kendisine bu mülkün güzelliğini
gösteren, onu bununla zengin eden Vehhab
(bağışı çok olan, karşılıksız armağan eden) olan Allah'ı
tesbih edecektir. Veya, bir insana Allah'ın varlığını, birliğini,
Allah'ın tek mutlak varlık olduğunu, cennetin ve cehennemin
varlığını anlatan bir insan, karşısındaki insan iman ettiğinde
Allah'ın Hadi (Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran) isminin
bir tecellisini görecektir.
Nitekim İmam Rabbani bu gerçeği anlatırken,
Allah'ın isimlerini his ve vehim mertebesinde tecelli ettirdiğini
şöyle açıklamıştır:
... Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk)
aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar
tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem
de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu
(sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede
değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın)
zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya...14
Bu gerçeğin farkında olan bir insanın başarılarını,
elde ettiği zenginliği, eşyalarını, ünvanlarını kendisinden
bilmesi, bunları sahiplenerek böbürlenmesi de imkansız hale
gelir. Çünkü, her an, her yerde Allah'ın isminin bir tecellisini,
Allah'ın kendisine algılattığı bir görüntüyü izlediğini
çok iyi bilir. Allah'a karşı ne kadar muhtaç ve aciz olduğunu
asla unutmaz.
Allah'ın aşağıdaki ayetinde de bildirdiği gerçeğe
"hakkel yakin" iman eder:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan)
muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır,
Hamid (övülmeye layık)tır. (Fatır Suresi, 15)
13 Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi,
Onur Yayınları, 1974, s. 161-162
14 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek,
Çile Yayınevi, 1983, s. 517