21 Haziran 2001 tarihli Yeni Asya gazetesinde, Sayın İlker Kardaş'ın "Maddenin Hakikati" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Yazıda, bir önceki bölümde anlatılan, maddenin gerçeğine asla ulaşamayacağımız, hayatımız boyunca gördüklerimizin tamamının ruhumuz tarafından algılanan hisler olduğu gerçeği eleştiriliyor ve bu gerçeğin İslam dini ile bağdaşmayacağı öne sürülüyordu. Bu kitap, söz konusu yazıya cevaben hazırlanmış olup, kitapta Sayın İlker Kardaş gibi maddenin gerçeği hakkında yanılgılara sahip başka Müslüman kardeşlerimizin bilgilendirilmesi, yanlış anladıkları bazı noktaların aydınlatılması ve bu gerçeğin İslam dininin özünde yer aldığının açıklanması hedeflenmiştir.

Bu doğrultuda, Sayın İlker Kardaş'ın yazısındaki yanılgılar ve yanlış anlamalar madde madde ele alınacaktır.

1. Maddenin hakikati konusuna sahip çıkanlar değerli İslam alimleridir

Sayın İlker Kardaş yazısında, maddenin gerçeği konusunun idealist felsefenin bir parçası olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:

"Asıl önemli olan ve dikkati çeken mesele ise İslami bazı çevrelerin bu felsefi düşünceye din namına sahip çıkmaları."

Her ne kadar Sayın İlker Kardaş bunu bir eleştiri mahiyetinde söylüyor olsa da, İslami bazı çevrelerin "tarih boyunca" bu gerçeğe sahip çıktıkları çok yerinde bir tespittir. Bu çevrelerin başında ise, İslam tarihinin en önemli alimleri gelir.

Maddenin gerçek mahiyetini açıklayan İslam alimlerinden biri ve en önemlisi "Hicri 10. asrın müceddidi" sayılan ve asırlardır tüm İslam dünyasının büyük saygısını kazanmış olan İmam Rabbani'dir. İmam Rabbani'nin, Mektubat adlı eserinde bu konuyla ilgili çok detaylı izahlar bulunmaktadır. İmam Rabbani, Allah'ın, kainatı "his ve vehim mertebesinde", yani algı derecesinde yarattığını bir mektubunda şöyle açıklamaktadır:

Var olan Allah idi, onunla bir şey yoktu.

Vaktaki, saklı kemalatının zuhura gelmesini murad etti (açığa çıkmasını istedi); isimlerinden her birine bir mazhar (görünme yeri) talep etti. Ta ki, o mazhara, kemalatını tecelli ettire. Onun vücud mazhariyetini ve tevabiini ise, ademden (yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü... vücudun (varlığın) mukabili ve mübayini (tersi), yalnız ademdir (yokluktur).

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, Sübhan Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği vakitte ve istediği şekilde... Alemin sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç mertebede değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da sabit ve mevcud olmaya...7

İmam Rabbani, bir başka mektubunda ise, tüm maddi alemin sadece vehim mertebesinde yaratılmış olduğunu bir kez daha şöyle vurgular:

Yukarıda şöyle bir cümle kullandım: 'Sübhan Hak'kın halkı (Allah'ın yaratışı), his ve vehim mertebesindedir.' Bunun manası şu demeye gelir: 'Allah-u Teala, eşyayı öyle bir mertebede yaratmıştır ki, o mertebede eşya için his ve vehimden gayrı bir yerde sübut (sabitlik) ve husul (varlık) yoktur.8

Dikkat edilirse, İmam Rabbani, bizim gördüğümüz alemin, yani tüm varlıkların "vehim mertebesinde", yani algı düzeyinde yaratıldığını özellikle vurgulamaktadır. Bu vehim mertebesindeki alemin dışında (hariçte) ise sadece Allah'ın Zatı vardır. Gerçekte bu "dışta" (hariçte) kavramı da farazi bir kavramdır; çünkü bir vehmin vücudu yoktur, hacim kaplamaz.

İmam Rabbani, "eşyanın" (yani şeylerin, tüm maddelerin) hariçte bir varlığı olmadığını şöyle anlatır:

Hariçte Yüce Hak'tan başka mevcut değildir... Belki de şanı büyük Allah'ın yaratması ile vehim mertebesinde sübut (sabitlik) bulmuştur.... Eşya, hariçte nasıl kendisinin vücudu olmayan bir şey ise, hariçte onun gözükmesi dahi, kendi renksizliği iledir... Eğer onun için bir görüntü sabit olur ise, o vehim mertebesindedir. Eğer onun bir sübutu (sabitliği) var ise, o dahi, yüce Allah'ın vehim mertebesindeki sanatı iledir. Hulasa, onun sabitliği ve görüntüsü tek mertebede olmaktadır. Sübutu bir yerde, görüntüsü dahi ayrı bir yerde değildir... Onun hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola...9

Sonuç olarak, İmam Rabbani'nin de izahlarından açık bir şekilde anladığımız gibi, biz bilimsel olarak da, akıl ile düşündüğümüzde de, algıladığımız görüntülerin dışımızda bir aslı var mı yok mu asla bilemeyiz. Biz sadece zihnimizde bize gösterilen görüntüyü görürüz. Bu görüntüyü tüm detayları ile yaratan ise Allah'tır.


Her insan hayatı boyunca nesnelerin sadece kopyalarını görür. Pek çok insan bu gerçeğin farkında değildir. Çünkü Allah büyük bir mucize olarak, beyindeki kopyaları aslıyla birebir benzer yaratır.

Yegane mutlak varlığın Allah olduğunu, kainatın ise O'nun tarafından vehim mertebesinde yaratıldığını açıklamış olan bir diğer büyük İslam alimi, Muhyiddin Arabi'dir. İlimdeki derinliği nedeniyle "Şeyh-i Ekber" (en büyük şeyh) olarak da anılmış olan Muhyiddin Arabi, Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı kitabında kainatın Allah'ın tecellilerinden oluşan bir gölge varlık olduğunu şöyle açıklamıştır:

Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak'tan başka varlıklar, yahut alem adıyla anılan şey, Hak'ka nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani Allah'tan başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir... Gölge şüphesiz histe mevcuttur.10

İş benim sana anlatttığım gibi olunca alem, mefhumdur. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise hayalin manasıdır. Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir şeydir. Kendi nefsi ile var olmuştur. Hak'tan hariç bir varlıktır. Halbuki kendi nefsinde böyle değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden peyda olmuş ve ona bitişik olduğu halde zahiri görünüşte sahibinden ayrılması imkansızdır... Mesele sana anlattığımız gibi olunca bil ki, sen hayalsin. Bütün idrak ettiğin ve "o Hak'tan ayrıdır" yahut "o ben değilim" dediğin varlıklar da hep hayaldir. Şu varlığın hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlık, zatı ve aynı itibarıyle ancak Allah'tır.11


Sahip oldukları mal ve mülkleriyle diğer insanlara gösteriş yapanlar aslında "beyinlerinde oluşan hayallerle, yine beyinlerinde oluşan hayallere" gösteriş yapmış olurlar. Çünkü rüyalarımız nasıl zihnimizde yaşanıyor ise, gerçek hayatımız da zihnimizde yaşanır.

Hazret-i Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır, öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü şeyler gibidir. Yani hayaldir.12

İmam Rabbani ve Muhyiddin Arabi'nin yanısıra Mevlana Cami de, Kuran'ın işaretleri ve akıl yoluyla bulduğu bu hayret verici gerçeği, "kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir, ya da gölgeler gibidir" diyerek dile getirmiştir.

2. Maddenin gerçeği konusu bir felsefe değil, bilimsel gelişmelerle ortaya konmuş apaçık bir gerçektir

Sayın İlker Kardaş, maddenin, ruhumuzun algıladığı bir hisler bütünü olduğu gerçeğini bir felsefe olarak tanımlamakta ve şöyle demektedir:

Bu felsefi akım günümüzde oldukça revaçta olup, kendi anlayışı içerisinde bilimsellik isnadıyla desteklenmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla inanan insanların zihnini kurcalamakta ve bu anlayış insanların olaylara ve çevreye bakışını temelden değiştirmektedir.

Geçmişte bu gerçeğin sadece bir felsefe olarak anlatıldığı doğrudur, ancak günümüzde bu gerçek bilimsel olarak ispatlanmıştır. Tarihte Eflatun, George Berkeley, Immanuel Kant gibi birçok düşünür bu konuyu gündeme getirmiştir. Ancak yaşadıkları dönemde mevcut bilimsel bulguların yetersizliği nedeniyle, bu görüşlerini bilimsel deliller ile destekleyememişlerdir. Bu nedenle, karşıt görüşlerin baskısının da etkisiyle, konunun tam olarak anlaşılması veya yaygınlaşması mümkün olmamıştır. Bir kısmı ise keşfettikleri bu önemli gerçeği yanlış değerlendirmiş, bazı art niyetli çevreler ise bu gerçeği sapkın bir yöne çekmeye çalışmışlardır.


Bu dağcıların her biri, manzaradan gelen ışınların, beyinlerinde ayrı ayrı yorumlanmış hallerini görürler.

Ancak günümüzde, bu gerçek bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Bilim dünyasındaki gelişmeler, insanın duyu organlarının işleyişini çözmüştür. Bu işleyiş her duyu organı için şöyledir: Dış dünyadan duyu organlarına gelen etkenler bazı hücreler tarafından elektrik uyarılarına dönüştürülür ve sinirler aracılığı ile beyindeki algı merkezlerine ulaştırılır. Ve insan, dış dünyayı beynindeki küçücük algı merkezlerinde görür, duyar, koklar, tadar veya hisseder.

İlk bölümde de detaylı olarak yer verilen bu teknik gerçekler, bugün herhangi bir fizyoloji kitabında veya lise biyoloji kitaplarında dahi bulunabilecek son derece açık gerçeklerdir. Görüntünün ve hislerin beyinde nasıl oluştuğu, bütün tıp fakültelerinde detaylı biçimde okutulmaktadır. Gelişen bilimle beraber fizik, psikoloji, nöroloji, biyoloji, tıp gibi bilim dalları bu gerçeğin teknik yönlerini açıkça ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden dış dünyanın beyinde algılandığı gerçeğini bir felsefe olarak kabul etmek veya "bilimsellik isnadıyla destekleniyor" demek pek inandırıcı değildir. Çünkü bu bir felsefe değildir ve bilimsel buluşların açıkça gösterdiği bir gerçektir. Bu, insanların bizzat içinde yaşadıkları, inkar edilemez bir konudur. Bugün bilimin de ortaya koyduğu gerçekler düşünüldüğünde bu, bir insan için en açık his, bilinecek en net gerçektir. Dinsiz de olsa dindar da olsa her kişi bu konuyu kayıtsız şartsız bilir, zaten reddetse de bunun bir anlamı olmaz.

Sayın İlkar Kardaş'ı ve diğer kardeşlerimizi yanıltan bir husus ise şu olabilir: "Bu gerçek bilimsel olarak ispatlanmışsa ve lise biyoloji kitaplarında geçecek kadar açıksa, neden herkes bu konudan bu kadar habersiz?" Ancak bu durum onları yanıltmamalıdır. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi, geçmişte bilimsel bulguların yetersizliği veya bazı kişilerin bu gerçekten yola çıkarak ürettikleri bazı sapkın felsefeler bu bilginin yaygın olarak kabul edilmesini engellemiştir. Günümüzde ise, materyalist çevrelerin ağır baskısı ile, bu gerçek gözlerden uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Hatta materyalistler taraftarlarının bu tür konuların yer aldığı kitapları okumalarını, bu konu üzerinde düşünmelerini yasaklamakta, "parmağınızı kaptırırsanız önce kolunuz sonra tüm benliğiniz gider" diyerek onları engellemeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle hataya düşmüş olan çoğunluğun durumu, Müslümanları ve samimi olarak bu konu hakkında düşünenleri yanıltmamalıdır. Ayrıca, günümüzde materyalistlerin bu konu üzerine çektikleri perde hızla kalkmakta ve çok daha büyük bir hızla çok daha büyük bir kitle maddenin ardındaki sırrı kavramaktadır.

Sayın Kardaş'ın yukarıdaki cümlesinde belirttiği gibi, "...bu anlayış insanların olaylara ve çevreye bakışını temelden değiştirmektedir." Bu kötü veya eleştirilecek bir şey değildir. Çünkü bu bilgi kesin, ilmi bir gerçektir ve insanların yaşamlarını bu gerçeğe göre tekrar gözden geçirmeleri, yani asıl doğru olana göre yaşamaya başlamaları onlar için bir hayır ve güzelliktir. Bu anlayışa sahip olan bir insan tamamen materyalist dünya görüşünün etkisinden kurtulacak, tek mutlak varlığın Allah olduğunu daha iyi kavrayacak, sonsuzluk, kader gibi kavramların gerçek manalarını daha iyi anlayacaktır.

7 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile yayınevi, 1983, s. 517-18
8 Mektubat-ı Rabbani, 357. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile Yayınevi, 1983, s. 163
9 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek, Çile Yayınevi, 1983, s. 519
10 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 117-18
11 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 120-22
12 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s. 220