Bu doğrultuda, Sayın İlker Kardaş'ın yazısındaki
yanılgılar ve yanlış anlamalar madde madde ele alınacaktır.
1. Maddenin hakikati konusuna sahip
çıkanlar değerli İslam alimleridir
Sayın İlker Kardaş yazısında, maddenin gerçeği
konusunun idealist felsefenin bir parçası olduğunu belirtmiş
ve şöyle demiştir:
"Asıl önemli olan ve dikkati çeken mesele ise
İslami bazı çevrelerin bu felsefi düşünceye din namına sahip
çıkmaları."
Her ne kadar Sayın İlker Kardaş bunu bir eleştiri
mahiyetinde söylüyor olsa da, İslami bazı çevrelerin "tarih
boyunca" bu gerçeğe sahip çıktıkları çok yerinde bir tespittir.
Bu çevrelerin başında ise, İslam tarihinin en önemli alimleri
gelir.
Maddenin gerçek mahiyetini açıklayan İslam
alimlerinden biri ve en önemlisi "Hicri 10. asrın müceddidi"
sayılan ve asırlardır tüm İslam dünyasının büyük saygısını
kazanmış olan İmam Rabbani'dir. İmam Rabbani'nin, Mektubat
adlı eserinde bu konuyla ilgili çok detaylı izahlar bulunmaktadır.
İmam Rabbani, Allah'ın, kainatı
"his ve vehim mertebesinde", yani algı derecesinde yarattığını
bir mektubunda şöyle açıklamaktadır:
Var olan Allah idi, onunla bir şey yoktu.
Vaktaki, saklı kemalatının zuhura gelmesini
murad etti (açığa çıkmasını istedi); isimlerinden her birine
bir mazhar (görünme yeri) talep etti. Ta ki, o mazhara,
kemalatını tecelli ettire. Onun vücud mazhariyetini ve tevabiini
ise, ademden (yokluktan) başka bir şey kabul etmedi. Çünkü...
vücudun (varlığın) mukabili ve mübayini (tersi), yalnız
ademdir (yokluktur).
Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, Sübhan
Hak, kemal-i kudreti ile, adem (yokluk) aleminde isimlerden
her bir isim için mazharlardan bir mazhar tayin etti. Ve
onu, his ve vehim mertebesinde yarattı. Hem de dilediği
vakitte ve istediği şekilde... Alemin
sübutu (sabitliği), his ve vehim mertebesinde olup hariç
mertebede değildir... Hariçte (dışarıda) dahi, yüce
Vacib Zat'ın (Allah'ın) zat ve sıfatlarından başkası da
sabit ve mevcud olmaya...7
İmam Rabbani, bir başka mektubunda ise, tüm
maddi alemin sadece vehim mertebesinde yaratılmış olduğunu
bir kez daha şöyle vurgular:
Yukarıda şöyle bir cümle kullandım: 'Sübhan
Hak'kın halkı (Allah'ın yaratışı), his ve vehim mertebesindedir.'
Bunun manası şu demeye gelir: 'Allah-u Teala, eşyayı öyle
bir mertebede yaratmıştır ki, o mertebede eşya için his
ve vehimden gayrı bir yerde sübut (sabitlik) ve husul (varlık)
yoktur.8
Dikkat edilirse, İmam Rabbani, bizim gördüğümüz
alemin, yani tüm varlıkların "vehim mertebesinde", yani
algı düzeyinde yaratıldığını özellikle vurgulamaktadır.
Bu vehim mertebesindeki alemin dışında (hariçte) ise sadece
Allah'ın Zatı vardır. Gerçekte bu "dışta" (hariçte) kavramı
da farazi bir kavramdır; çünkü bir vehmin vücudu yoktur,
hacim kaplamaz.
İmam Rabbani, "eşyanın" (yani şeylerin, tüm
maddelerin) hariçte bir varlığı olmadığını şöyle anlatır:
Hariçte Yüce Hak'tan
başka mevcut değildir... Belki de şanı
büyük Allah'ın yaratması ile vehim mertebesinde sübut (sabitlik)
bulmuştur.... Eşya, hariçte nasıl kendisinin vücudu
olmayan bir şey ise, hariçte onun gözükmesi dahi, kendi
renksizliği iledir... Eğer onun için bir görüntü sabit olur
ise, o vehim mertebesindedir. Eğer
onun bir sübutu (sabitliği) var ise, o dahi, yüce Allah'ın
vehim mertebesindeki sanatı iledir. Hulasa, onun
sabitliği ve görüntüsü tek mertebede olmaktadır. Sübutu
bir yerde, görüntüsü dahi ayrı bir yerde değildir... Onun
hariçte bir nişanı yoktur ki, orada görünür ola...9
Sonuç olarak, İmam Rabbani'nin de izahlarından
açık bir şekilde anladığımız gibi, biz bilimsel olarak da,
akıl ile düşündüğümüzde de, algıladığımız
görüntülerin dışımızda bir aslı var mı yok mu asla bilemeyiz.
Biz sadece zihnimizde bize gösterilen görüntüyü görürüz.
Bu görüntüyü tüm detayları ile yaratan ise Allah'tır.
Her insan hayatı boyunca nesnelerin
sadece kopyalarını görür. Pek çok insan bu gerçeğin
farkında değildir. Çünkü Allah büyük bir mucize olarak,
beyindeki kopyaları aslıyla birebir benzer yaratır.
|
Yegane mutlak varlığın Allah olduğunu, kainatın
ise O'nun tarafından vehim mertebesinde yaratıldığını açıklamış
olan bir diğer büyük İslam alimi, Muhyiddin
Arabi'dir. İlimdeki derinliği nedeniyle "Şeyh-i Ekber"
(en büyük şeyh) olarak da anılmış olan Muhyiddin Arabi,
Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü) adlı kitabında kainatın
Allah'ın tecellilerinden oluşan bir gölge varlık olduğunu
şöyle açıklamıştır:
Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak'tan başka
varlıklar, yahut alem adıyla anılan şey, Hak'ka nispetle
bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani Allah'tan
başka olan varlıklar, Allah'ın gölgesidir... Gölge şüphesiz
histe mevcuttur.10
İş benim sana anlatttığım gibi
olunca alem, mefhumdur. Onun gerçek
bir varlığı yoktur. Bu ise hayalin manasıdır. Yani
sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir şeydir. Kendi
nefsi ile var olmuştur. Hak'tan hariç bir varlıktır. Halbuki
kendi nefsinde böyle değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden
peyda olmuş ve ona bitişik olduğu halde zahiri görünüşte
sahibinden ayrılması imkansızdır... Mesele sana anlattığımız
gibi olunca bil ki, sen hayalsin.
Bütün idrak ettiğin ve "o Hak'tan ayrıdır" yahut "o ben
değilim" dediğin varlıklar da hep hayaldir. Şu varlığın
hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlık, zatı ve aynı itibarıyle
ancak Allah'tır.11
Sahip oldukları mal ve mülkleriyle
diğer insanlara gösteriş yapanlar aslında "beyinlerinde
oluşan hayallerle, yine beyinlerinde oluşan hayallere"
gösteriş yapmış olurlar. Çünkü rüyalarımız nasıl zihnimizde
yaşanıyor ise, gerçek hayatımız da zihnimizde yaşanır.
|
Hazret-i Muhammed Aleyhisselam "insanlar uykudadır,
öldükleri vakit uyanırlar" buyurmuştur. Demek ki, dünya
hayatında gördüğü şeyler uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü
şeyler gibidir. Yani hayaldir.12
İmam Rabbani ve Muhyiddin Arabi'nin yanısıra
Mevlana Cami de, Kuran'ın işaretleri
ve akıl yoluyla bulduğu bu hayret verici gerçeği, "kainatta
ne varsa hepsi vehim ve hayaldir. Ya aynalardaki akislerdir,
ya da gölgeler gibidir" diyerek dile getirmiştir.
2. Maddenin gerçeği konusu bir felsefe
değil, bilimsel gelişmelerle ortaya konmuş apaçık bir gerçektir
Sayın İlker Kardaş, maddenin, ruhumuzun algıladığı
bir hisler bütünü olduğu gerçeğini bir felsefe olarak tanımlamakta
ve şöyle demektedir:
Bu felsefi akım günümüzde oldukça revaçta olup,
kendi anlayışı içerisinde bilimsellik isnadıyla desteklenmeye
çalışılmaktadır. Dolayısıyla inanan insanların zihnini kurcalamakta
ve bu anlayış insanların olaylara ve çevreye bakışını temelden
değiştirmektedir.
Geçmişte bu gerçeğin sadece bir felsefe olarak
anlatıldığı doğrudur, ancak günümüzde bu gerçek bilimsel
olarak ispatlanmıştır. Tarihte Eflatun, George Berkeley,
Immanuel Kant gibi birçok düşünür bu konuyu gündeme getirmiştir.
Ancak yaşadıkları dönemde mevcut bilimsel bulguların yetersizliği
nedeniyle, bu görüşlerini bilimsel deliller ile destekleyememişlerdir.
Bu nedenle, karşıt görüşlerin baskısının da etkisiyle, konunun
tam olarak anlaşılması veya yaygınlaşması mümkün olmamıştır.
Bir kısmı ise keşfettikleri bu önemli gerçeği yanlış değerlendirmiş,
bazı art niyetli çevreler ise bu gerçeği sapkın bir yöne
çekmeye çalışmışlardır.

Bu dağcıların her biri, manzaradan gelen ışınların,
beyinlerinde ayrı ayrı yorumlanmış hallerini görürler. |
Ancak günümüzde, bu gerçek bilimsel olarak
da ispatlanmıştır. Bilim dünyasındaki gelişmeler, insanın
duyu organlarının işleyişini çözmüştür. Bu işleyiş her duyu
organı için şöyledir: Dış dünyadan duyu organlarına gelen
etkenler bazı hücreler tarafından elektrik uyarılarına dönüştürülür
ve sinirler aracılığı ile beyindeki algı merkezlerine ulaştırılır.
Ve insan, dış dünyayı beynindeki küçücük algı merkezlerinde
görür, duyar, koklar, tadar veya hisseder.
İlk bölümde de detaylı olarak yer verilen bu
teknik gerçekler, bugün herhangi bir fizyoloji kitabında
veya lise biyoloji kitaplarında dahi bulunabilecek son derece
açık gerçeklerdir. Görüntünün ve hislerin beyinde nasıl
oluştuğu, bütün tıp fakültelerinde detaylı biçimde okutulmaktadır.
Gelişen bilimle beraber fizik, psikoloji, nöroloji, biyoloji,
tıp gibi bilim dalları bu gerçeğin teknik yönlerini açıkça
ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden dış dünyanın beyinde algılandığı
gerçeğini bir felsefe olarak kabul etmek veya "bilimsellik
isnadıyla destekleniyor" demek pek inandırıcı değildir.
Çünkü bu bir felsefe değildir ve bilimsel buluşların açıkça
gösterdiği bir gerçektir. Bu, insanların bizzat içinde yaşadıkları,
inkar edilemez bir konudur. Bugün bilimin de ortaya koyduğu
gerçekler düşünüldüğünde bu, bir insan için en açık his,
bilinecek en net gerçektir. Dinsiz de olsa dindar da olsa
her kişi bu konuyu kayıtsız şartsız bilir, zaten reddetse
de bunun bir anlamı olmaz.
Sayın İlkar Kardaş'ı ve diğer kardeşlerimizi
yanıltan bir husus ise şu olabilir: "Bu gerçek bilimsel
olarak ispatlanmışsa ve lise biyoloji kitaplarında geçecek
kadar açıksa, neden herkes bu konudan bu kadar habersiz?"
Ancak bu durum onları yanıltmamalıdır. Çünkü daha önce de
belirtildiği gibi, geçmişte bilimsel bulguların yetersizliği
veya bazı kişilerin bu gerçekten yola çıkarak ürettikleri
bazı sapkın felsefeler bu bilginin yaygın olarak kabul edilmesini
engellemiştir. Günümüzde ise, materyalist çevrelerin ağır
baskısı ile, bu gerçek gözlerden uzak tutulmaya çalışılmaktadır.
Hatta materyalistler taraftarlarının bu tür konuların yer
aldığı kitapları okumalarını, bu konu üzerinde düşünmelerini
yasaklamakta, "parmağınızı kaptırırsanız önce kolunuz sonra
tüm benliğiniz gider" diyerek onları engellemeye çalışmaktadırlar.
Bu nedenle hataya düşmüş olan çoğunluğun durumu, Müslümanları
ve samimi olarak bu konu hakkında düşünenleri yanıltmamalıdır.
Ayrıca, günümüzde materyalistlerin bu konu üzerine çektikleri
perde hızla kalkmakta ve çok daha büyük bir hızla çok daha
büyük bir kitle maddenin ardındaki sırrı kavramaktadır.
Sayın Kardaş'ın yukarıdaki cümlesinde belirttiği
gibi, "...bu anlayış insanların olaylara ve çevreye bakışını
temelden değiştirmektedir." Bu kötü veya eleştirilecek bir
şey değildir. Çünkü bu bilgi kesin, ilmi bir gerçektir ve
insanların yaşamlarını bu gerçeğe göre tekrar gözden geçirmeleri,
yani asıl doğru olana göre yaşamaya başlamaları onlar için
bir hayır ve güzelliktir. Bu anlayışa sahip olan bir insan
tamamen materyalist dünya görüşünün etkisinden kurtulacak,
tek mutlak varlığın Allah olduğunu daha iyi kavrayacak,
sonsuzluk, kader gibi kavramların gerçek manalarını daha
iyi anlayacaktır.
7 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek,
Çile yayınevi, 1983, s. 517-18
8 Mektubat-ı Rabbani, 357. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek,
Çile Yayınevi, 1983, s. 163
9 Mektubat-ı Rabbani, 470. Mektup, Çev. Abdulkadir Akçiçek,
Çile Yayınevi, 1983, s. 519
10 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s.
117-18
11 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s.
120-22
12 Fusus-ül Hikem, Çev. Nuri Gencosman, İstanbul 1990, s.
220