Bu elektrik
sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü
olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki
küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir noktada
yaşanır.Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiyi bir kez
daha dikkatlice inceleyelim: Biz, "görüyorum" derken, aslında
gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde
oluşturduğu "etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum" derken, aslında
beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.
Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir
kaç cm3'lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar
da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara
da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden
kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz
gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır.
Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla
mümkün değildir.
Bu geniş mekandaki cami görüntüsü,
resimdeki kişinin beyninde bulunan görme merkezinde
oluşur. Bu merkez beyinde çok küçük bir yer tutar.
Ancak yine de görüntü bu alana sığar. Bu durum, bizim
gördüğümüzün beynimizin algıladığı büyüklük olduğunu
kanıtlar. |
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım.
Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına
geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz,
muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun
ışığını gördüğümüz anda bile kafatasımızın ve beynimizin
içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık,
ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir.
Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak
beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar.

İnsanın dışarıda var olduğunu düşündüğü herşey gerçekte
bir algıdır. Cisimlerden gelen uyarılar gözde çeşitli
işlemlere tabi tutulur ve beyindeki duyu merkezlerine
aktarılır. |
Örneğin duyma olayında, dış kulak, çevredeki
ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta
kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek
iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik
sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu
gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir.
Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla
dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.
İnsanın içinde bir kulağa ihtiyaç duymadan tüm sesleri,
orkestranın çaldığı müziği, yan odadan gelen konuşmaları,
bahçede uçan kuşların cıvıltılarını işiten bir şuur
vardır. Bu şuur insanın ruhudur.
|
Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır.
Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı
hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar.
Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız,
bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek
geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz.
Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi
ölçülse, burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Koku algımızın oluşması da buna benzer Vanilya
kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum
denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir
ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize
elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır.
Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların
hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline
dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka
bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir
yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her
türlü kokuyu beyninizde hissedersiniz. Fakat koku molekülleri
beyninizin içine hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde
olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyallerinin
etkisiyle hissedilen kopya kokulardır. Sonuç olarak, doğduğunuz
andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz
kokular, gerçekte duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz
elektrik uyarılarıdır.

Kokuları güzel ve çirkin olarak nitelendirir ve bunların
aslını kokladığımızı zannederiz. Ancak bildiğimiz
bütün kokular, burnumuzdaki koku merkezi aracılığı
ile hissettiğimiz elektrik uyarılarından ibarettir.
|
Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında
da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu,
tatlı, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız
bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine
dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından
tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz
bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik
sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki
nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez,
koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat
alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi birşeyin
tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen
yitirirsiniz.
Hiç kimse çikolatanın gerçek tadını bilmez. Çünkü
çikolata yerken, gerçekte çikolatanın beynine sinirler
vasıtasıyla ulaştırılan kopyasını tatmaktadır. Beyninin
içinden çıkıp çikolatanın gerçekte tadını, kontrol
etmesi ise mümkün değildir.
|
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar:
Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı
tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu
sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız
mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle
demektedir:
Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da Do notasını
duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.5
Türk kahvesi içen kişi, kahvenin tadını ve kokusunu,
köpüğünün lezzetini, fincanın sertliğini ve rengini
beynindeki duyu merkezlerinde algılar.
|
Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey
olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı
ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki
duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma
hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini
algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil,
yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden
gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi
sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk
gibi, nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız.
Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar
sonucunda elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak
B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri
şöyledir:
… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve
nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz ve incelenemez. Limon,
sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle
görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri
bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim,
nesnel dünyayı asla bilemez.6
Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır.
Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme,
dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki
bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin
bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları
ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek
madde zannederek yanılırız.
Göze Gerek Olmadan Gören Kim?
Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, çevremizde
gördüğümüz herşey, beynimize ulaştırılan elektrik sinyallerinin
beynimizdeki ekranda görüntü haline dönüşmesidir.
Konuyu daha iyi açıklamak için bir örnek daha
verelim ve bir cisme, mesela bir elma ağacına baktığımızı
düşünelim. Ağaca ve üzerindeki elmalara, yapraklara ait
ışınlar gözümüze ulaşır, gözümüzde çeşitli işlemlerden geçerek
elektrik uyarısına dönüştürülür ve bu uyarılar sinirlerle
beynimizin görme merkezine iletilir. Böylece biz "elmalarla
dolu ağaç dallarını görüyoruz" deriz.
Buraya kadar anlatılanlar hemen her biyoloji
ve fizyoloji kitabında rastlayabileceğiniz bilimsel gerçeklerdir.
Ancak asıl hayret verici olan görme merkezi
dediğimiz mekanın zifiri karanlık bir yer olmasıdır. Aslında
beynin içinde gerçek bir ekran da yoktur; yani ağaçla ilgili
elektrik uyarıları geldiğinde görme merkezinde bir görüntü
oluşmaz. Biz üzerindeki kıpkırmızı elmalarla ağaç dallarını
görüyorum derken, aslında bu zifiri karanlığa ulaşan elektrik
sinyallerini görürüz.
İşte bu noktada materyalistleri kesin bir çıkmaza
sokan gerçek ile karşılaşırız: Görme merkezi dediğimiz yer
yağ, protein ve sinirlerden oluşur. Buraya gelen elektrik
sinyallerini görüntü olarak algılayacak bir varlık yoktur.
O halde beyindeki karanlığın içinde, elektrik sinyallerini,
bir göze, retinaya, merceğe, irise veya gözün herhangi bir
parçasına ihtiyaç duymadan seyreden kimdir?

Kan damarları, protein ve sinirler gibi yapılardan
oluşan beyindeki görme merkezinde buraya ulaşan elektrik
sinyallerini görüntü olarak algılayan Allah'ın yarattığı
Ruh'tur.
|
İşte bu, materyalizmin herşeyi mutlak madde
olarak göstermeye çalışan yalanları ile asla açıklanamayacak,
dünyada pek çok insanın farkına varamadığı, olağanüstü bir
gerçektir. Beynimizin içindeki koyu karanlıkta, göze gerek
olmadan, en kaliteli televizyondan ve sinemadan daha net,
üç boyutlu, gerçeğinin tıpkısı görünümünde, gerçeği ile
ayırt edilemeyecek kadar benzer olan masayı gören bir varlık
vardır.
İşte bu kusursuz görüntüyü gören varlık insanı
hayvanlardan ve diğer tüm canlı-cansız varlıklardan ayıran,
insanı yaratan Allah'ın ona "üflemiş" olduğu Ruh'tur. Allah
Kuran'da "ruh"un varlığını şöyle bildirmiştir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir
çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.
Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen
ona secde ederek (yere) kapanın." Böylece meleklerin tümü,
topluca secde etti. (Hicr Suresi, 28-30)
Tüm Dünya Sizin İçinizdedir, Dışınızda Değil
Sonuç olarak insanın, dışında var olduğunu
sandığı dünyası, aslında tamamen, tüm hisleri ile birlikte
içinde meydana gelmektedir. Yani biz, ufukta uzaklaşan bir
yelkenli gördüğümüzde de, odanın içinde tam karşımızda duran
televizyona baktığımızda da aslında beynimizin içindeki
bir görüntüyü izleriz. Ancak bu noktada bazı insanlar gördükleri
nesnelerin kendilerinden uzakta olmasının, yani mesafenin
varlığının, bu gerçeği ortadan kaldırdığını zannetmektedirler.
Bu, derin düşünmemekten kaynaklanan bir yanılgıdır.

Uzaktaki ya da yakındaki bir maddeye, kalabalık bir
ortama ya da tek bir nesneye bakmanız hiçbir şey değiştirmez.
Gördüğümüz herşey beynimizdeki ekranda izlediğimiz
kopyalardan ibarettir. |
Uzaklık, örneğin karşınızdaki televizyonla
aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk
hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler
de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp
Ay'ı seyreder ve onun milyonlarca kilometre uzakta olduğunu
sanır. Oysa Ay, onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedir.
Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın
da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir.
Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır.
Ancak şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir
görüntüdür.
İnsan her an bir mucize yaşar.
Örneğin kendini bir asansörün içinde üst katlara çıkıyor
zannederken gerçekte asansör onun içindedir.
|
İnsanların büyük bir çoğunluğu bu büyük gerçeği
bilmez; kendilerini bir evin içinde oturuyor, o evin içinde
televizyon izliyor ve sohbet ediyor zanneder. Bu gerçeği
anlayan kişiler ise korktukları için bu büyük mucizeyi anlamazlıktan
gelirler. Oysa bu, inkar edilmesi mümkün olmayan, bilimin
de ortaya koyduğu kesin bir gerçektir. Evi oluşturan dört
duvardan, duvardaki tablodan, televizyondan, yerdeki halıdan,
renkli döşemeli koltuklardan, tavandaki avizeden göze ulaşan
uyarılar göz hücreleri tarafından elektrik akımına çevrilirler.
Bu akımlar daha sonra beynin görme merkezine iletilir ve
insan, içinde oturduğunu sandığı ev görüntüsünü gerçekte
beyninin içindeki ekranda izler.
Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir.
Örneğin siz birkaç sokak uzaklıktaki tren istasyonundan
gelen trenin sesini duyduğunuzu sanırken, aslında beyninizin
içindeki sesle muhatap olursunuz. Ne birkaç sokak uzaklıkta
bir tren istasyonu olduğunu, ne de oradaki trenden ses geldiğini
ispatlamanız mümkün değildir. Metrelerce uzaktan geldiğini
sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması da
aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik duyma merkezinde
algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön,
arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya
havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.

İşe gitmek için garda bekleyen bu kişi, trenin sesini
duyduğunda beklediği trenin yaklaştığını zanneder.
Oysa trenin sesi de, görüntüsü de gerçekte bu kişinin
beyninin içinde gerçekleşir |
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri
uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde
oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz.
Oysa bir yemeğin görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse,
o yemeğin kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin
içindedir; dışarıda ne yemeğin, ne de ona ait bir kokunun
var olduğuna dair kesin bir bilgimiz yoktur.
Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya",
aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden
başka bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri
değerlendirir ve ruhumuz bu sinyalleri "dünyamız" olarak
algılar. Biz de bunları maddenin "dışarıdaki" aslı sanarak,
yanıldığımızın farkında olmadan hayatımızı geçiririz. Oysa
gerçekte büyük bir yanılgı içindeyizdir. Çünkü algılarımızla
maddenin dışarıda var olduğunu düşündüğümüz kendisine ulaşmamız
asla mümkün değildir.
Asılları İle Ayırt Edilemeyecek Kadar
Benzer Olan Kopyalar
Asıl mucizevi olan ise ruhun hissettiği algıların,
gerçeğiyle tıpatıp aynı olmasıdır. Ruh, maddenin aslıyla
değil, sadece beyne ulaşan elektrik sinyalleriyle muhatap
olduğu halde, maddenin sertliğini, kayganlığını, yoğunluğunu,
renklerini gerçeğiyle birebir aynı olarak görür ve hisseder.
Bu his o kadar nettir ki, kişi gördüğü şeyin aslına dokunduğuna
kesin olarak inanır.
Örneğin; denizin uçsuz bucaksız, masmavi ve
serin sularında yüzen bir yüzücü aslında çok büyük bir mucizeyle
karşı karşıyadır. Çünkü kendini suda yüzüyor zannederken,
gerçekte beyninin içindeki karanlıktan dışarıya çıkamaz.
Yüzen kişi suya girdiği andan itibaren, her kulaç atışında
vücudunun her bir noktasına gelen uyarılar, hücreleri tarafından
anında elektrik akımına çevrilir ve beynine ulaşır. İşte
bu sırada çok mucizevi bir olay gerçekleşir. Kulaç atacak
kolu, parmakları, hareket edecek bacağı, kasları ve kemikleri,
ıslaklığı hissedebilecek teni olmayan ruh, suyun tenine
dokunduğunu, kendini yukarı kaldırdığını ve ilerlediğini
idrak eder.

Beyninin içindeki karanlıktan
dışarıya çıkamayan bir insanın vücudunda ıslaklığı,
kaslarında acıyı hissetmesi büyük bir mucizedir.
Çünkü kendini suda yüzüyor zanneden bu yüzücü gerçekte
herşeyi beyninde hissetmektedir
|
Oysa tüm bunlar insanın beyninin içindedir.
Dışarıdaki asıl suyun rengi, ısısı, yoğunluğu, kulaç atarken
çıkan sesler insanın hiçbir zaman muhatap olmadığı detaylardır.
Hatta insan kendi bedeninin aslı ile dahi muhatap değildir.
İnsan, kendi bedeninin de içinde olduğu tüm bu nesnelerin
yalnızca kopyalarını izlemekte, duymakta ve hissetmektedir.
Ancak bu mucizevi gerçek okullarda öğretilmesine,
ders kitaplarında yazılmasına ve bilimsel çalışmalarda çok
geniş yer tutmasına rağmen, insanların çoğu bunu bilmez.
Bu olağanüstü konuyu bilenlerin çoğu ise anlamak istemez.
Kitabın ikinci bölümünde, bu gerçeğe yapılan
bir itirazdan yola çıkılarak, insanların bu gerçeği neden
anlamazlıktan geldikleri, tüm yaşantımızın ruhumuz tarafından
algılanan bir hisler bütünü olduğunu kavramaktan ve kabul
etmekten neden kaçındıkları ve bu gerçeğin İslam dini ve
Allah inancı açısından önemi incelenecektir.
5 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık
Yayınları, Çev: Nail Bezel, s. 20
6 Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul:
1987, s. 47