İNSANIN GÖRDÜKLERİ KENDİ İÇİNDEDİR

Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptir. Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz nesnelerden gelen etkiler (ses, koku, tat, görüntü, sertlik vs.), sinirlerimiz vasıtasıyla beyindeki duyu merkezlerine aktarılır. Beyne ulaşan söz konusu etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir.

Örneğin görme sırasında, herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar.

Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir noktada yaşanır.Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiyi bir kez daha dikkatlice inceleyelim: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen uyarıların elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu "etkiyi" görürüz. Yani "görüyorum" derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.

Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3'lük görme merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir. Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az önce belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap olması asla mümkün değildir.


Bu geniş mekandaki cami görüntüsü, resimdeki kişinin beyninde bulunan görme merkezinde oluşur. Bu merkez beyinde çok küçük bir yer tutar. Ancak yine de görüntü bu alana sığar. Bu durum, bizim gördüğümüzün beynimizin algıladığı büyüklük olduğunu kanıtlar.

Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda bir mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz. Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafatasımızın ve beynimizin içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.

Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tat ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki ilgili merkezlerde algılanırlar.


İnsanın dışarıda var olduğunu düşündüğü herşey gerçekte bir algıdır. Cisimlerden gelen uyarılar gözde çeşitli işlemlere tabi tutulur ve beyindeki duyu merkezlerine aktarılır.

Örneğin duyma olayında, dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.


İnsanın içinde bir kulağa ihtiyaç duymadan tüm sesleri, orkestranın çaldığı müziği, yan odadan gelen konuşmaları, bahçede uçan kuşların cıvıltılarını işiten bir şuur vardır. Bu şuur insanın ruhudur.


Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı olmaksızın herşeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz. Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.

Koku algımızın oluşması da buna benzer Vanilya kokusu, gül kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki titrek tüylerde bulunan alıcılara gelir ve bu alıcılarda etkileşime girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü kokuyu beyninizde hissedersiniz. Fakat koku molekülleri beyninizin içine hiçbir zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan yalnızca elektrik sinyallerinin etkisiyle hissedilen kopya kokulardır. Sonuç olarak, doğduğunuz andan itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular, gerçekte duyu organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.


Kokuları güzel ve çirkin olarak nitelendirir ve bunların aslını kokladığımızı zannederiz. Ancak bildiğimiz bütün kokular, burnumuzdaki koku merkezi aracılığı ile hissettiğimiz elektrik uyarılarından ibarettir.

Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tatlarına karşılık gelir. Tat alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller de beyin tarafından tat olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tat, gerçekte elektrik sinyallerinin beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız; çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin, beyninize giden tat alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi birşeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tat duyunuzu tamamen yitirirsiniz.

Hiç kimse çikolatanın gerçek tadını bilmez. Çünkü çikolata yerken, gerçekte çikolatanın beynine sinirler vasıtasıyla ulaştırılan kopyasını tatmaktadır. Beyninin içinden çıkıp çikolatanın gerçekte tadını, kontrol etmesi ise mümkün değildir.

Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett şöyle demektedir:

Hiç kimse kendisinin kırmızıyı ya da Do notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını bilemez.5

Türk kahvesi içen kişi, kahvenin tadını ve kokusunu, köpüğünün lezzetini, fincanın sertliğini ve rengini beynindeki duyu merkezlerinde algılar.

Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz. Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar. Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık ya da soğukluk gibi, nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız. Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:

… Bir limonun gerçekten var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz ve incelenemez. Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı asla bilemez.6

Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz, yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek madde zannederek yanılırız.

Göze Gerek Olmadan Gören Kim?

Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, çevremizde gördüğümüz herşey, beynimize ulaştırılan elektrik sinyallerinin beynimizdeki ekranda görüntü haline dönüşmesidir.

Konuyu daha iyi açıklamak için bir örnek daha verelim ve bir cisme, mesela bir elma ağacına baktığımızı düşünelim. Ağaca ve üzerindeki elmalara, yapraklara ait ışınlar gözümüze ulaşır, gözümüzde çeşitli işlemlerden geçerek elektrik uyarısına dönüştürülür ve bu uyarılar sinirlerle beynimizin görme merkezine iletilir. Böylece biz "elmalarla dolu ağaç dallarını görüyoruz" deriz.

Buraya kadar anlatılanlar hemen her biyoloji ve fizyoloji kitabında rastlayabileceğiniz bilimsel gerçeklerdir.

Ancak asıl hayret verici olan görme merkezi dediğimiz mekanın zifiri karanlık bir yer olmasıdır. Aslında beynin içinde gerçek bir ekran da yoktur; yani ağaçla ilgili elektrik uyarıları geldiğinde görme merkezinde bir görüntü oluşmaz. Biz üzerindeki kıpkırmızı elmalarla ağaç dallarını görüyorum derken, aslında bu zifiri karanlığa ulaşan elektrik sinyallerini görürüz.

İşte bu noktada materyalistleri kesin bir çıkmaza sokan gerçek ile karşılaşırız: Görme merkezi dediğimiz yer yağ, protein ve sinirlerden oluşur. Buraya gelen elektrik sinyallerini görüntü olarak algılayacak bir varlık yoktur. O halde beyindeki karanlığın içinde, elektrik sinyallerini, bir göze, retinaya, merceğe, irise veya gözün herhangi bir parçasına ihtiyaç duymadan seyreden kimdir?


Kan damarları, protein ve sinirler gibi yapılardan oluşan beyindeki görme merkezinde buraya ulaşan elektrik sinyallerini görüntü olarak algılayan Allah'ın yarattığı Ruh'tur.

İşte bu, materyalizmin herşeyi mutlak madde olarak göstermeye çalışan yalanları ile asla açıklanamayacak, dünyada pek çok insanın farkına varamadığı, olağanüstü bir gerçektir. Beynimizin içindeki koyu karanlıkta, göze gerek olmadan, en kaliteli televizyondan ve sinemadan daha net, üç boyutlu, gerçeğinin tıpkısı görünümünde, gerçeği ile ayırt edilemeyecek kadar benzer olan masayı gören bir varlık vardır.

İşte bu kusursuz görüntüyü gören varlık insanı hayvanlardan ve diğer tüm canlı-cansız varlıklardan ayıran, insanı yaratan Allah'ın ona "üflemiş" olduğu Ruh'tur. Allah Kuran'da "ruh"un varlığını şöyle bildirmiştir:

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti. (Hicr Suresi, 28-30)

Tüm Dünya Sizin İçinizdedir, Dışınızda Değil

Sonuç olarak insanın, dışında var olduğunu sandığı dünyası, aslında tamamen, tüm hisleri ile birlikte içinde meydana gelmektedir. Yani biz, ufukta uzaklaşan bir yelkenli gördüğümüzde de, odanın içinde tam karşımızda duran televizyona baktığımızda da aslında beynimizin içindeki bir görüntüyü izleriz. Ancak bu noktada bazı insanlar gördükleri nesnelerin kendilerinden uzakta olmasının, yani mesafenin varlığının, bu gerçeği ortadan kaldırdığını zannetmektedirler. Bu, derin düşünmemekten kaynaklanan bir yanılgıdır.


Uzaktaki ya da yakındaki bir maddeye, kalabalık bir ortama ya da tek bir nesneye bakmanız hiçbir şey değiştirmez. Gördüğümüz herşey beynimizdeki ekranda izlediğimiz kopyalardan ibarettir.

Uzaklık, örneğin karşınızdaki televizyonla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde meydana gelen bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe bakıp Ay'ı seyreder ve onun milyonlarca kilometre uzakta olduğunu sanır. Oysa Ay, onun içinde, beynindeki görüntü merkezindedir. Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız odanın da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir. Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür.


İnsan her an bir mucize yaşar. Örneğin kendini bir asansörün içinde üst katlara çıkıyor zannederken gerçekte asansör onun içindedir.

İnsanların büyük bir çoğunluğu bu büyük gerçeği bilmez; kendilerini bir evin içinde oturuyor, o evin içinde televizyon izliyor ve sohbet ediyor zanneder. Bu gerçeği anlayan kişiler ise korktukları için bu büyük mucizeyi anlamazlıktan gelirler. Oysa bu, inkar edilmesi mümkün olmayan, bilimin de ortaya koyduğu kesin bir gerçektir. Evi oluşturan dört duvardan, duvardaki tablodan, televizyondan, yerdeki halıdan, renkli döşemeli koltuklardan, tavandaki avizeden göze ulaşan uyarılar göz hücreleri tarafından elektrik akımına çevrilirler. Bu akımlar daha sonra beynin görme merkezine iletilir ve insan, içinde oturduğunu sandığı ev görüntüsünü gerçekte beyninin içindeki ekranda izler.

Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin siz birkaç sokak uzaklıktaki tren istasyonundan gelen trenin sesini duyduğunuzu sanırken, aslında beyninizin içindeki sesle muhatap olursunuz. Ne birkaç sokak uzaklıkta bir tren istasyonu olduğunu, ne de oradaki trenden ses geldiğini ispatlamanız mümkün değildir. Metrelerce uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ, sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.


İşe gitmek için garda bekleyen bu kişi, trenin sesini duyduğunda beklediği trenin yaklaştığını zanneder. Oysa trenin sesi de, görüntüsü de gerçekte bu kişinin beyninin içinde gerçekleşir

Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin kokusu zannedersiniz. Oysa bir yemeğin görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin içindeyse, o yemeğin kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin içindedir; dışarıda ne yemeğin, ne de ona ait bir kokunun var olduğuna dair kesin bir bilgimiz yoktur.

Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı anda beynimize ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden başka bir şey değildir. Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri değerlendirir ve ruhumuz bu sinyalleri "dünyamız" olarak algılar. Biz de bunları maddenin "dışarıdaki" aslı sanarak, yanıldığımızın farkında olmadan hayatımızı geçiririz. Oysa gerçekte büyük bir yanılgı içindeyizdir. Çünkü algılarımızla maddenin dışarıda var olduğunu düşündüğümüz kendisine ulaşmamız asla mümkün değildir.

Asılları İle Ayırt Edilemeyecek Kadar Benzer Olan Kopyalar

Asıl mucizevi olan ise ruhun hissettiği algıların, gerçeğiyle tıpatıp aynı olmasıdır. Ruh, maddenin aslıyla değil, sadece beyne ulaşan elektrik sinyalleriyle muhatap olduğu halde, maddenin sertliğini, kayganlığını, yoğunluğunu, renklerini gerçeğiyle birebir aynı olarak görür ve hisseder. Bu his o kadar nettir ki, kişi gördüğü şeyin aslına dokunduğuna kesin olarak inanır.

Örneğin; denizin uçsuz bucaksız, masmavi ve serin sularında yüzen bir yüzücü aslında çok büyük bir mucizeyle karşı karşıyadır. Çünkü kendini suda yüzüyor zannederken, gerçekte beyninin içindeki karanlıktan dışarıya çıkamaz. Yüzen kişi suya girdiği andan itibaren, her kulaç atışında vücudunun her bir noktasına gelen uyarılar, hücreleri tarafından anında elektrik akımına çevrilir ve beynine ulaşır. İşte bu sırada çok mucizevi bir olay gerçekleşir. Kulaç atacak kolu, parmakları, hareket edecek bacağı, kasları ve kemikleri, ıslaklığı hissedebilecek teni olmayan ruh, suyun tenine dokunduğunu, kendini yukarı kaldırdığını ve ilerlediğini idrak eder.


Beyninin içindeki karanlıktan dışarıya çıkamayan bir insanın vücudunda ıslaklığı, kaslarında acıyı hissetmesi büyük bir mucizedir. Çünkü kendini suda yüzüyor zanneden bu yüzücü gerçekte herşeyi beyninde hissetmektedir

Oysa tüm bunlar insanın beyninin içindedir. Dışarıdaki asıl suyun rengi, ısısı, yoğunluğu, kulaç atarken çıkan sesler insanın hiçbir zaman muhatap olmadığı detaylardır. Hatta insan kendi bedeninin aslı ile dahi muhatap değildir. İnsan, kendi bedeninin de içinde olduğu tüm bu nesnelerin yalnızca kopyalarını izlemekte, duymakta ve hissetmektedir.

Ancak bu mucizevi gerçek okullarda öğretilmesine, ders kitaplarında yazılmasına ve bilimsel çalışmalarda çok geniş yer tutmasına rağmen, insanların çoğu bunu bilmez. Bu olağanüstü konuyu bilenlerin çoğu ise anlamak istemez.

Kitabın ikinci bölümünde, bu gerçeğe yapılan bir itirazdan yola çıkılarak, insanların bu gerçeği neden anlamazlıktan geldikleri, tüm yaşantımızın ruhumuz tarafından algılanan bir hisler bütünü olduğunu kavramaktan ve kabul etmekten neden kaçındıkları ve bu gerçeğin İslam dini ve Allah inancı açısından önemi incelenecektir.  

5 Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları, Çev: Nail Bezel, s. 20
6 Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987, s. 47