|
| |

"ALDATMACANIN
EVRİMSİZLİĞİ" BAŞLIKLI YAZIDAKİ YANILGILAR
Bilim ve Ütopya dergisinin Aralık sayısında
maddenin aslı konusunu ele almaya çalışan diğer materyalist
yazar ise, Rennan Pekünlü idi. Pekünlü "Aldatmacanın Evrimsizliği"
başlıklı yazısında, maddenin algılardan ibaret olduğunu
reddediyor ve bunu kendince ispatlamak için bize E-5 Karayolu'nda
yaya olarak dolaşmayı tavsiye ediyordu.
Rennan Pekünlü'nün bu E-5 örneği,
değişik materyalistlerin kitaplarında değişik versiyonlarıyla
yer almaktadır.
Örneğin materyalist felsefenin 20.
yüzyıldaki en büyük savunucularından biri olan koyu Marksist
George Politzer,
|
Felsefenin Başlangıç
İlkeleri adlı kitabında, maddenin varlığının büyük delili
olarak "otobüs örneği"ni vermektedir. Politzer'e göre,
maddenin bir algı olduğunu savunan kişiler de otoyolda
otobüs gördükleri zaman ezilmemek için kaçmaktadırlar
ve bu maddenin varlığının ispatıdır.
Bu örneği uzun uzun
anlatan Politzer, sonunda "otobüs örneğinde gördük ki
dünyanın nesnel bir gerçekliği vardır. Ve bu nesnel
gerçeklik bizim düşüncemizin yarattığı bir yanılsama
değildir" demektedir.24
Bir başka ünlü materyalist Johnson
ise kendisine maddenin bir algılar bütünü olduğu anlatıldığında,
taşlara tekme atarak onların fiziksel varlıklarını
kanıtlamaya çalışmıştır.25
Benzer bir örnek, George Politzer'in
akıl hocası olan Friedrich Engels tarafından verilmiş,
Engels, "eğer yediğimiz pastalar birer algı olsaydı,
açlığımızı geçirmezlerdi" demiştir.26
Marx, Engels,
Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında hep bu
tür örnekler; "maddenin varlığını tokat yiyince anlarsınız"
gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır.
George Politzer'den etkilenerek
bize E-5 Karayolu'nda yürümeyi öneren Rennan Pekünlü'ye
göre, maddenin fiziksel bir varlığı olduğunun ispatı,
E-5 karayolu üzerinde yaşanacak bir kaza ya da bu
kazanın korkusu olacaktır! Rennan Pekünlü, E-5 Karayolu'ndan
hızla geçen bir otobüsü maddenin fiziksel varlığının
çarpıcı bir delili sanmaktadır.
Böyle sanmasının
sebebi, görüntünün insanı aldatacak derecede gerçekçi
görünmesidir. Mekan görüntülerindeki derinlik ve perspektifin
kusursuzluğu, mekanda gözüken cisimlerin görüntüsünün
renk, şekil, gölge olarak mükemmelliği, ses, koku ve
sertlik hislerinin çok net olması ve görüntünün içinde
bir mantık bütünlüğünün bulunması kimilerini yanıltabilmektedir.
Bunun bir algılar bütünü olduğu unutulabilmektedir.
Ama zihinde meydana
gelen algılar ne kadar eksiksiz ve mükemmel olursa olsun,
bunların birer algı olduğu gerçeği değişmeyecektir.
Benzer şekilde, E-5'e ait mekan
görüntüsü, trafik görüntüsü, otobüs görüntüsü, yaya
görüntüsü, tüm bunlara ait sesler, perspektifler,
kokular ne derece kusursuz olursa olsun bunlar sadece
zihinde algılanmaktadırlar. Zihinde yaşanmaktadırlar.
İnsan, E-5'te yürürken bir kaza
yaşasa da, yangında alevler tarafından sarılsa da,
depremde yıkılan binaların altında kalsa da, bir trenin
altında ezilse de, sürat yarışında takla atsa da bu
olayların tümü zihinde yaşanmaktadır.
Şu anda elinizde
tutmakta olduğunuz sayfa beyninizin içinde algılandığı
gibi, savaşlar, ölümler, afetler, hastalıklar, mitingler,
eğlenceler, spor müsabakaları, otobüsler, taşlar, pastalar
bunların tümü beynin içinde algılanmaktadır.
İnsan, zihninin içindeki bir otobüsün
önüne atladığında, bu otobüs yine onun zihninin içinde
olan bedenine çarpacaktır. Eğer otobüsün önüne atlamak
ölümle sonuçlanırsa, bu kez algılar dünyası tümüyle
değişecektir. "Dünya" dediğimiz algılar bütünü yok olurken,
"ahiret" olarak bilinen algılar bütünü başlayacaktır.
Materyalistlerin anlama güçlüğünü göz önünde bulundurarak,
konuyu bir örnekle açalım.
Politzer'in otobüs kazası örneğini
ele alalım. Bu kazada, otobüsün altında ezilen kişinin
beş duyu organından beynine giden sinirler, bir başka
insanın, örneğin (eğer bugün yaşasa) George Politzer'in
beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa, kazadaki
kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada evinde oturmakta
olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu,
kazadaki adam zihninde kendisine otobüsün çarptığına
ilişkin ses, görüntü, sertlik hislerini almaya başladığı
anda, bu hislerin tamamını, bir müzik teybine bağlanan
iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer
biçimde, Politzer de almaya başlayacaktır.
Politzer de otobüsün korna ve
fren sesini, otobüsün metallerinin vücuduna değmesini,
çarpma şiddetini, kırık kol, akan kan ve koşuşan insan
görüntülerini, kırık ağrılarını, akan kanın sıcaklığını,
hastane koridorlarını ve ameliyathaneye sokuluşunun
görüntülerini, yapılan iğnenin acısını, alçının sertliğini,
kolunun güçsüzlüğünü, bu durumun günlerce sürüşünü
hissedecek, görecek ve yaşayacaktır.
Kazadaki adamın sinirleri kaç
kişiye bağlansa bunların hepsi, aynı Politzer gibi,
kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki
adam komaya girse, hepsi komaya girecektir.
Peki o halde,
hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin
bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur.
Doğru cevap, hepsinin trafik kazasını
kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Bir trafik kazasına ait tüm duyuları, otobüsün sesini,
sertliğini, görüntüsünü, kırık acılarını, hastaneyi,
alçıyı, kolunu oynatamamasını hepsi hissettiğine ve
yaşadığına göre, trafik kazasını hepsi yaşamıştır.
Hatta, söz konusu
trafik kazasına ait algıların tümü (ses, görüntü, sertlik,
koku, tat) bir cihaza kaydedilse ve bu algılar sürekli
başa alınarak bir başka kişiye, örneğin Rennan Pekünlü'ye
verilse, Rennan Pekünlü'ye de defalarca otobüs çarpacaktır.
Pasta, taşa tekme
atma ve tokat örnekleri için de durum aynıdır.
Pasta yiyince
karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden Engels'in
(eğer bugün yaşasa) duyu organlarına ait sinirler paralel
olarak Rennan Pekünlü'nün beynine bağlansa, Engels pasta
yediği anda Rennan Pekünlü de pasta yiyecektir. Engels'in
karnı doyduğu anda Rennan Pekünlü de doyacaktır. Hangisinin
yediği pasta gerçek pastadır? Hangisinin karnı doymuştur?
Materyalist felsefenin buna vereceği her cevap çelişkili
olacaktır.
Taşa tekme atınca
ayağı acıyan materyalist Johnson'ın (eğer bugün yaşasa)
ayağından, gözünden, kulağından beynine giden sinirler
Rennan Pekünlü'ye bağlansa Rennan Pekünlü de taşa vuracak
ve canı acıyacaktır. Johnson'ın tekme attığı taş mı,
yoksa Rennan Pekünlü'nün tekme attığı taş mı gerçektir?
Materyalist felsefe buna çelişkisiz bir cevap veremez.
Doğru ve çelişkisiz
cevap şudur: hem Engels hem Rennan Pekünlü pastayı kendi
zihinlerinde yiyip doymuşlardır. Yine hem Johnson hem
Rennan Pekünlü taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde
tüm detaylarıyla yaşamışlardır.
Hepsi birbirinin
aynı olan E-5 örneği, otobüs örneği, tokat örneği, taşa
vurma örneği, pasta örneği, son derece tutarsız ve ilkel
mantıklardır.
Otobüsün çarpışının
şiddetini de, taş darbesinin oluşturduğu acıyı da, yenen
pastanın tokluk hissini de, atılan tokatın sızısını
da hissetmemizi sağlayan duyu organlarımızdır. Duyu
organlarının beyne gönderdiği tüm elektrik uyarıları
gibi, bunlar da zihinde algılanmaktadır. Otobüs çarptığında
vücudumuzun yaralandığına ve acıdığına dair hisler almamız,
hem otobüsün hem de çarpmanın birer algı olduğu gerçeğini
değiştirmemektedir.
Rennan Pekünlü,
bu basit mantığı şimdi düşünerek kavrayamazsa, yaşlanıp
öldüğünde görerek ve yaşayarak kavrayacaktır. O zaman
maddenin algı mı yoksa mutlak varlık mı olduğunu çok
net görecektir.
Bu gerçeği, Pekünlü'nün
kendisine akıl hocası olarak kabul ettiği Lenin de görmüştür.
İşçiler, ihtilaller, grevler, mitingler, ayaklanmalar,
komünist devrim hepsi Lenin'in zihnindeki algılardan
ibaret olduğu halde bu gerçeği inkar etmiştir. Şu anda
maddenin algı olduğundan hiç şüphesi bulunmamaktadır.
Materyalistlerin
Büyük Korkusu
Türkiye'deki materyalist çevrelerden
maddenin bir algı olduğu gerçeğine bir süre için belirgin
bir tepki gelmedi. Bu ise, bizde, bu konunun yeterince
açıklanmadığı ve daha detaylı bir anlatıma geçilmesi
gerektiği yönünde bir izlenim doğurmuştu. Ancak kısa
bir süre sonra materyalistlerin gerçekte bu konunun
gündeme getirilmesinden çok büyük bir rahatsızlık duydukları,
hatta bundan büyük bir korkuya kapıldıkları açık bir
biçimde ortaya çıktı.
Materyalistler yaşadıkları
bu korku ve paniği, bir süredir kendi yayın organlarında,
konferanslarında, panellerinde yüksek sesle ifade ediyorlar.
(Önceki sayfalarda ele aldığımız iki makale, bunların
birer örneğidir.) Kullandıkları endişeli ve ümitsiz üsluba
bakıldığında, ciddi bir fikri kriz içinde girdikleri anlaşılıyor.
Felsefelerinin sözde temeli olan
evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle zaten
ciddi bir şok yaşamaya başlamışlardı. Ancak, şimdi Darwinizm'den
çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat maddenin kendisini
kaybetmeye başladıklarını anladılar ve çok daha büyük
bir şok içindeler. Bu konunun, kendileri açısından "en
büyük tehlike" olduğundan, kendi "kültürel dokularını
tamamen yıktığından" söz ediyorlar.
Türkiye'deki materyalist
çevrelerin yaşadıkları bu endişe ve paniği en açık biçimde
ifade edenlerden birisi, materyalizmi savunmayı görev
edinmiş bulunan Bilim ve Ütopya dergisinin yazarı ve aynı
zamanda bir öğretim üyesi olan Rennan Pekünlü oldu.
Pekünlü, gerek söz
konusu dergide yazdığı yazılarda, gerekse söz aldığı birtakım
panellerde, Evrim Aldatmacası kitabını bir numaralı "tehlike"
olarak gösterdi. Pekünlü'yü en çok endişelendiren konu
ise, kitabın Darwinizm'i geçersiz kılan bölümlerinin de
ötesinde, asıl olarak "maddenin aslı" ile ilgili kısmıydı.
Okurlarına ve (oldukça az sayıdaki) dinleyenlerine "sakın
kendinizi idealizmin bu telkinlerine kaptırmayın, materyalizme
olan sadakatinizi koruyun" mesajları veren Pekünlü, kendisine
dayanak olarak az önce de belirttiğimiz gibi, Rusya'daki
kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I. Lenin'i bulmuştu.
Lenin'in, bir asır
önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm isimli kitabı
okumayı herkese öğütleyen Pekünlü'nün yaptığı tek şey
ise, yine Lenin'e ait olan "sakın bu konuyu düşünmeyin,
yoksa materyalizmi kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız"
şeklindeki uyarıları tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu
materyalist yayın organında yazdığı bir makalede, Lenin'den
şu satırları aktarıyordu:
Duyularımızla algıladığımız nesnel
gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm)
ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme
(dini inanca) karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin;
bu da fideizmin istediği şeydir. Parmağını kaptırdın
mı, önce kolun sonra tüm benliğin gider. Duyuları nesnel
dünyanın bir görüntüsü olarak değil de, özel bir öğe
olarak aldığında, diğer bir deyişle materyalizmden ödün
verdiğinde, benliğini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular
hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh
hiç kimsenin ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.27
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla
fark ettiği ve hem kendi kafasından hem de "yoldaş"larının
kafalarından silmek istediği gerçeğin, günümüzün materyalistlerini
de aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir. Ama
Pekünlü ve diğer materyalistler Lenin'den daha da büyük
bir tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan
100 yıl öncesine göre çok daha açık, kesin ve güçlü
bir biçimde ortaya konduğunun farkındadırlar. Bu konu,
tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı konulamaz
bir biçimde anlatılmaktadır.
Ama yine de birçok materyalist
bilim adamının "maddenin bir hayalden ibaret olduğu" gerçeğini
son derece yüzeysel bir bakış açısıyla değerlendirdiği
fark edilmektedir. Çünkü burada anlatılan konu bir insanın
hayatında karşılaşabileceği en önemli, en heyecan verici
konulardan biridir. Bu derece çarpıcı bir konu ile daha
önce yüz yüze gelmiş olmaları mümkün değildir. Buna rağmen
söz konusu bilim adamlarının gösterdikleri tepkiler, ya
da konuşma ve yazılarındaki üslup, son derece sığ ve yüzeysel
bir kavrayışa sahip olduklarını ele vermektedirler.
Öyle ki bazı materyalistlerin
burada anlatılanlara gösterdikleri tepkiler, materyalizme
olan körü körüne bağlılıklarının onlarda bir tür mantıksal
tahribat oluşturduğunu ve bu nedenle konuyu anlamaktan
çok uzak olduklarını göstermiştir.
Materyalistlerin
bu konuyu anlayamamalarının bilinçaltındaki asıl nedeni
ise, anladıklarında karşı karşıya kalacakları gerçekten
büyük bir korku duymalarıdır. Lincoln Barnett, bu konunun
sadece "sezilmesinin" bile materyalist bilim adamlarını
korku ve endişeye sürüklediğini şöyle belirtiyor:
Filozoflar tüm nesnel
gerçekleri algıların bir gölge dünyası haline getirirken,
bilim adamları insan duyularının sınırlarını korku ve
endişe ile sezdiler.28
Maddenin ve zamanın
birer algı olduğu gerçeği anlatıldığında bir materyalist
büyük bir korkuya kapılır. Çünkü madde ve zaman mutlak
varlık olarak bağlandığı yegane iki kavramdır. Bunlar
adeta tapındığı birer puttur; çünkü kendisinin madde ve
zaman tarafından (evrim yoluyla) yaratıldığına inanmaktadır.
İçinde yaşadığını
sandığı evrenin, dünyanın, kendi bedeninin, diğer insanların,
fikirlerinden etkilendiği materyalist filozofların, kısacası
her şeyin bir algı olduğunu hissettiğinde ise tüm benliğini
bir dehşet duygusu sarar. Güvendiği, inandığı, medet umduğu
her şey bir anda kendisinden uzaklaşıp kaybolur. Aslını
mahşer günü yaşayacağı ve "O
gün (artık) Allah'a teslim olmuşlardır ve uydurdukları
(yalancı ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır" ayetinde
tarif edilen çaresizliği hisseder. (Nahl Suresi, 87)
Bu andan itibaren
materyalist kendisini maddenin gerçekliğine inandırmaya
çabalar, bunun için kendince "delil"ler oluşturur; yumruğunu
duvara vurur, taşları tekmeler, bağırır, çağırır, ama
asla gerçekten kurtulamaz. Materyalistler, bu gerçeği
kendi kafalarından atmak istedikleri gibi, diğer insanların
da zihninden uzaklaştırmak isterler. Çünkü maddenin gerçek
mahiyeti insanlar tarafından bilindiği takdirde, felsefelerinin
ilkelliğinin ve cahil bakış açılarının ortaya çıkacağının,
görüşlerini anlatacak bir zemin kalmayacağının farkındadırlar.
İşte burada anlatılan gerçekten bu denli rahatsız olmalarının
nedeni, yaşadıkları bu korkulardır.
Allah inkarcıların
bu korkularının ahirette daha da şiddetleneceğini bildirmiştir.
Hesap günü Allah onlara şöyle seslenecektir:
Onların tümünü
toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki:
"Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?" (Enam
Suresi, 22)
Bunun ardından inkarcılar, dünyada
var zannederek Allah'a şirk koştukları mallarının, evlatlarının,
çevrelerinin kendilerinden uzaklaştığına ve tamamen
yok olduklarına şahit olacaklardır. Allah bu gerçeği
de, "Bak, kendilerine karşı
nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden
kaybolup-uzaklaştı" ayetiyle haber vermiştir. (Enam
Suresi, 24)
24- George Politzer, Felsefenin
Başlangıç İlkeleri, İst.: Sosyal Yay., 1989, s. 53
25- Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, İstanbul: Remzi
Kitabevi, 6.b., 1995 Eylül, s. 261
26- George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, İst.:
Sosyal Yay., 1989, s. 65
27- Rennan Pekünlü "Aldatmacanın Evrimsizliği", Bilim
ve Ütopya, Aralık 1998
28- Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları,
1980, s. 17-18
|
|
|